ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

7 Mayıs 2010 Cuma

KANADINDA İSYAN RÜZGARI











Sevgili,
Tecrit falan dinlemiyor, yüreğimin odacıklarından kanadında isyan rüzgârı ile yükseliyor aşkım. Sana haber vereyim dedim sevgili: Hani güler yüzlü bir kızımız vardı, hani tecritten hastaneye giden… Yitirdik onu sevgili. Bir gülüş daha ekildi toprağa. İsyanın biriktirdiği güçle, bembeyaz bir gülücükten oluşmuş kanadı çırptıran o güçle yükseldi.
Biliyor musun sevgili, kimileri soruyor suçu neydi diye… Başkaldırmaksa ölecek kadar başkaldırmıştı işte. Suçu buydu, suçsa eğer. Öyle çok alındı ki ellerimizden haklar, onur, insanlık ve tüm değerler, bu yoz bir sistem sevgili, öyle ki, ona baş kaldırmamak suçtur özüne bakarsak.
Şimdi bir baba Armutlu’da ellerini uzatmış dostların ellerine. Elleri serttir. Ama yüreğin yangınından ellerine kadar ulaşır sıcağı, o yüzden sıcaktır eli babasının. Yurdun her yerinden ellerimiz uzanmak ister o ele. Ana yüreğine baba şefkatine ve diğer tecrit odalarından yürek odalarımıza kurulur köprüler; ellerimizin sıcağından, yüreğimizin isyanlı yangınından olan köprüler…
Bu ilk mektubumda acı haber veriyorum. Ama bu toprakların kızları oğulları var sevgili. Zaman zaman isyan başkaldırıları ile toprağa düşüyorlar, ama geleceğimizin güzel günlerimizin, göremesek de o günleri yine de gelecek olan o insana yakışan günlerin her anını hazırlamada biriken güce katılıyorlar. O güç, haramilerin saltanatına son diyor, yoksul sofralardan çalınan onuru, aşkı, her şeyi geri biriktiriyor.
Onlar ise tir tir titreyerek korkuyor sevgili. Güler direncinden, gülüşlerimizden, sevinçlerimizden aşkımızdan korkuyor. Biz ise birikiyoruz bir çağlayan direncinde, bir gülüşün beyaz kanadında, ağıtların yakıldığı son cemde birikiyor öfkemiz. Birikiyor en güzel gün için olan sevgimiz.
Sana buradan bilincimde açtırdığım sevgi çiçeğimi yolluyorum.
“UNUTMAYACAĞIZ”
Evin Okçuoğlu

1 Mayıs 2010 Cumartesi

DEĞİŞİM DÖNÜŞÜM ve hatta BAŞKALAŞIM








“When people run in circles its a very very
Mad world –İnsanlar halka olmuş koşarken, bu çok çılgın bir dünya”


Bu şarkı sözü hiçbir yere gitmeyen anlamsızlık içinde devinen insanları nasıl da güzel anlatıyor.
Ama yaşadığımız çağ değişim çağı; ayak uyduramayan yandı. Değişime uymayanlar halaydan horondan atılır kalır gibi bir kenara itilir de çağdışı çağdışı ağlar köşesinde, kimse dönüp bakmaz yüzüne.

Dünya egemenlerinin medyadan sildiği, yok saydığı kişiler ne basit kalır garipsenirler. Örneğin, işinden atılmış, ücretini alamamışlar topluluğu bu değişimin karşısında eski bir film gibi soluktur. Eskiye ağıt yakılır ancak. Eskinin inkarı törenidir ağıtlar aslında. Her şeyi boş bir çuval halinde yere yığılana kadar boşaltırlar. Bütün ÖZler boşaltılır. Ama görüntüler yerindedir.

İşçiyseniz kaç aydır da ödenmemişse ücretiniz, gidecek hak arama yerleri yeni dekorlar konuncaya dek kaldırılmışsa, kalmışsınızdır fabrika parmaklıklarının arasında bir başınıza… üretim çarkının gönüllü mahkûmlarısınızdır. Yok yok üzülmeyin asla bu durum size hissettirilmeyecektir. Bayram var seyran var, koşun sizi satanlarla birlikte davul zurnayla oynamaya… Sizinle alay ediliyor palyaçosunuz artık; katilinizle kol kola, sizi satanla ense tokatsınız.

Değişimin demir ağlarındasınız… Değişimde artık bütün mekanlar ya ortadan kalkmış ya da başkalaşmıştır. Hak arama yerleri de silinir gider. ILO, sendika, çalışma bakanlıkları ve mahkeme duruşma… Hepsi ya eski moda ya mutasyonda…
Eski mekanlar, dağ taş, üretim araçları tek tek satılıyormuş. Olsun canım, değişim için her şey feda!!! Bakın ne güzel dönüyoruz dönüyoruz döndükçe çıkıyor aklımız başımızdan ama biz halen kendimizdeyiz sanıyoruz.

Öyle bir dönüşme ki bu kendimizden çıkıp BAŞKALAŞANA kadar sürecek. Bambaşka biri olacağız dönüştürücülerin elinde. Öyle ki, kendini aslan sanan fareler artık masal değil. Masal yazmak için de gerçeğin ta kendisini yazmak yetiyor bu devirde. Tüm köhnelikler parıldayan saray gibidir artık. Dönüşeceğiz diye koşup duran çılgın bir dünyada, varsayımları gerçek gibi görmeye başlatılmışızdır. Kendini patron sanan işçi canhıraş toplam kalite çemberinde kendisi ile rekabet edercesine çalışmaktadır. Hak hukuk için zaman yoktur; düşünmek ise sadece iş içindir. Kendi için bir şey düşündürülecekse onu da düşündürücüler düşündürür. Ne de olsa,
İMAJ –YAPICILAR, TANSİYON ARTTIRICILAR, GAZ ALICILAR vardır ülkelerde.

Toplumsal değişim dönüşüm ve hatta başkalaşım sürecinde oyuncak olduğumuzu göremeyelim diye yaftalar hazırdır. Çağdışı, ırkçı, şoven ve hatta gerici bile olursunuz eğer değişimi sorgulamak geçerse içinizden. Katilinizle el ele bayramlara gidersiniz. Başkalaştıkça katilinizi sever sayarsınız. Barış içinde bir arada yaşama tezini günde beş vakit terennüm ederek, özgürlük ve demokrasi diyerek kemiğinden sıyırırlar etinizi. Ruhunuz duymaz. Yanılsama içindesiniz. Bir gün deneyin bakın işçi kardeş, emekçi yoksul aç kardeş, memur işsiz veya emekli kardeş deneyin bir gün kendinizi çimdiklemeyi, hiçbir şey hissetmezsiniz. Başkalaştınız artık siz. Yemekteyiz izleyip doyun. Evlendirme programları ile aile kurun. Mayıslarda gaz almalık sürüler halinde gidin meydanlara düşmana sizi satanlarla kol kola salın gazınızı. Bambaşkasınız artık. Başkalaşım dedikleri bu işte, mutasyon yani… Garip bir yaratığa çevrilmiş ve dünyayı sarmış GDOlu mısır tohumları gibi hormonla kimliği şişirilmiş bir DÖNÜŞÜK oldunuz.

Başkalaşım devrinde aslında her şey aynıdır. Bakış açıları iğdiş edildiğinden değişiklik var sanırsınız. Yoksa sömürü aynı sömürü, açlık sefalet aynı, onuru kıran sadaka atmalar aynı. Ama siz ona FON diyorsunuz, fonlardan yararlanıyorsunuzdur artık. Adı fondur, sadaka değil, sus payı hiç değil… Yaranma dönemlerindesinizdir sadaka dağıtıcınıza. Yaranmak adına başkalaşmaya hız verirsiniz. İşte size çılgın bir dünya…

Nazım kabahatin çoğu sende canım kardeşim dedi.

Kendini bu rüyaya bırakan, sattıran kendi olmaktan çıkarıp başkalaştıran SİZSİNİZ.

Ve şimdilerde moda olan ÖTEKİne GÖKKUŞAĞI RENLERİNE ÇOĞULLUĞA BİN ÇİÇEK AÇSINLARA kanmadasınız.

Oysa BAMBAŞBAKAN komutasında başkalaşık tek tip insan süreci ilerlemekte gittikçe…

Yok yok artık başkalaştık hepimiz!! O yeni OLANA insan da denmez. Bilişim yönetişim gibi süslü sözler devrinde EMİR KOMUTA ZİNCİRİNDE ‘DÜŞÜNEN’ ROBOTLAR devridir olacak olan BAŞKALAŞIM bittiğinde…

29 Nisan 2010 Perşembe
















Tokat

bir çocuk bakıştan kopan milyonlarca şimşek
Uzakdoğu barakalarından çakan
al sana bir de yıldırım çarpması
emeğin tamtakır sofrasından

esmer kıtadan
göktaşı çarpmasıdır bu çığlık
tek tek kırar canevindeki kasaları
kamçı izleri şaklar
esmer tenli büyükkalleşin yüzünde

eğdirdiğin başların yumruğu Anadolu usulü
saralı yüzünde kıvılcım
hoyrat kılıç kalkan
tüm kıtalara sıçrayan çelik bıçak sırtında

geç bırakılmış kan fışkırması onurun
geçilmez sınırında dikilen dağ direnci emeğin
kükreyen can havli her adımda yüzüne çarpan
günü geçmiş vampirsevicileri korkutan
son tokat zinciridir şakırdayan

Evin Okçuoğlu

17 Nisan 2010 Cumartesi

YAĞMUR GİBİ

















Yağmur Gibi

birlik bitmiş ikilik başlamıştı
çağlar boyu toprağın en yoksun damarında biriken isyanla
tükenmez bilincin yağmurunda
ilk süzülen biz değildik ama buluştuk damla damla
isyanın bilinciydik döküldük bir anda
ve o andan sonra hep yağdık, biriktik
bulut kıvamından yağmur kıvamına

bu toprak ki sevgilimiz dünya
her damlası başkaldırıdır
her damlası kavuşma
dünyaya açılan pencereden süzülüşler boyunca
özümden damıttığım berraklığımla
….sevgili diyorum sana
……aşkgili
……….düşgili diyorum
güzel günüm
kaynayan kanayan hiç durmayan yanım
güleç yüzlü günler adına
ilk düşen isyan damlasından bu yana
hep kavuştuk suda
………toprakta
………….umutta

bilinçle
…..isyanla yandık
güneşlerce ısındığımızda
……..yükseldik bin bir damladan
milyonların arasına karıştığımızda en güzel buluttuk

ve biliyoruz artık
bir daha yağdığımızda sınırsız olacak bu dünya
ellerimizle sileceğiz karabulut izlerini
gökyüzü ışıyacak sevgili, gözlerimiz gibi

bir daha yağdığımızda çoğalacak düşdeşler
her penceresine yeryüzünün
gülücükler bırakacak güneş
sarı solgun bir yıldız kayıp gidecek
başımızı kaldırınca yukarıya
….bulut olacağız
yere indirince
…güleç bir toprak
damarlarımızdan insanlık ekini akacak
kıpkırmızı bir tan ağarmasıyla buluşacağız
ellerimizin gür ateşiyle beslenecek gelecek

Evin Okçuoğlu

11 Nisan 2010 Pazar















Çek-El

Batık dünyaların küfle süslü el oynaklığında
Ota alkole batmış kalemlerin gökten inmeli dizeleri sökün ederken
mürekkep ıssız beklemededir gün sayar geleceğe

çekilmez ellerin düşlerinden günübirlik kurmacalar çıkar bin bir ıkıntıyla
alkışlı şakırtılara karışırken her çıkana el pençe taraftar bayılır
çeken el çeker gün gün büyür koca kafalar
boş durmamış der “bizimkiler” çek çek gelir karşılığı haydan sonra huya gider

sanat dalları karışır birbirine için için tüter bir yanda
güç birikir önce, sonra gelir patlama
kaybedeceği yok dedilerse de büyükler zincirlerden başka
insanlık onuruyla koskoca bir dünya var, sayar gününü
ne göksel dolambaçları dinler ne ekmeğin tadına kul eder kendini
üretmenin ekmekten güzel tadıyla geçer en son köprüyü

geriye kalan tortular çek veren el kadar küçülür
son dilekleri olsa olsa gömülmek olur kutsadıkları sözlerle
tarih kusmazsa eğer kaldırmayıp midesi, son dilekleri de olur.


Evin Okçuoğlu

3 Nisan 2010 Cumartesi

Döner Kapı



“Yuh artık, sen de abarttın iyice. Utanmasan Denizlerin asılmasının da suçunu bize yükleyeceksin.”
“Tarihsel suç ortağıyız. Geçmişin de hesabını vermek durumundayız. Bugünkü işsizliği ele al örneğin; sömürünün tarihsel reaksiyonu sonucudur. Sömürüye karşı olamayışlarımızla yapmadıklarımız etmediklerimizle, yanlış yaptıklarımızla hepsi bir arada bu reaksiyonun içindeyiz. Bir nesil öncesinin biriken artı değerlerinin de hesabını sormak bu günün işidir o nedenle.”
Kapı aralıktı. İçeri girsem konuşmanın tam ortasına düşecektim. Keşke döner kapı olsaymış bu kapı… İşime gelmeyen bir şey görüp duysam kapının ötesine geçmem, döner dururudum. Hiç çıkışa adımımı atmazdım. Döner kapılar öyledir işte, sarmalından çıkmak için bir sıçrama yapmak gerekir. Yoksa dön babam dön. Bir de otomatik kapılar var. Onlara yakınlaşmayagör! Hemen açılıverirler, ondan sonra yürü ya kulum!
Bu kapı aralıktı. İçerde benim gibi içi geçmiş kuşağa hesap soran genç soluklular var. Pencere kenarındaki büro masasında oturan genç hukukçu, her şey birbirine bağlı diyor şimdi de,- ki öyledir- sonuçsuz kalan grevde, ölen yoldaşta, kırılan sol yanlarda hepimizin parmağı var. Faşizme köpürüp durdukça, egemen sömürgenlere hırslandıkça biraz da kendi beceriksizliklerimizi gizlemiş oluyoruz, diyor.
İçerisi aydınlık. Penceredeki tül açık. Kapının kıyısında odanın loş bir karaltısı gibi görünmeden duruyorum. Oda ile kapı ve kapının dışı hepimiz bir bütünüz aslında. Geçmiş, gelecek ve şu an gibi birbirine bağlıyız. Ben onlara göre geçmişin çürüyen yanıyım. Çok değerli olan yanlar da çürüyor, beş para etmez olan yanlar da. İsyanlar sessizlikle öldürülüyor. Bir kurşun geçiyor zamanın içinden ve kurşun fabrikatörü de üreten işçisi de kurşunu yiyen ve atan da hesabını veremiyor. Kapılar öpülmeyi bekleyen körpe dudaklar gibi aralık bekliyor. İçeri girmek de dışarı çıkmak da olası, kapıyı yavaşça örtüp mühürlemek de.
Annelerimizin file ile alış verişe gittiği günleri düşünüyorum. Kasalarla alınan çuvalla gelen patates soğanlar zamanı. Yükselen bir süreçti, kapitalistleşme süreci. Sonra mertlik bozuldu misali naylon torbalar ve Pazar arabaları dönemi başladı. Yeniden yapılanma ile canımıza okundu. Şimdilerde ise örneğin komşumuz Nurten teyze artık ardı sıra tıngır mıngır sürüklediği Pazar arabasıyla alış verişe gitmiyor. Çünkü öyle elde taşınamayacak kadar çok bir şey almaya kesesi yetmiyor artık.
Bu çocuklar gencecik pırıl pırıl bilinçleri ile neler diyor öyle! Tarihsel reaksiyonmuş. Türkçesini diyorlar hem de; tepkime mi neymiş reaksiyon. Elim varıp kapıyı kapatamıyorum. İçeriye de bir cesaretlenip giremedim. Ama kulağım onlarda, yüreğim gibi.
“Tarih hızlı yazılıyor ya işte ondan bütün bunlar.” Kapının solundaki masada oturan stajyer avukattan bu sözler. Kaç kez yeni paralar basıldı, sıfırlar atıldı değişti durdu hesap kitap işleri. Önceleri bir nesil geçerdi şimdilerde hepsi bir hayatın sayfalarına sığabiliyor. Dediği doru, gerçekten tarih hızlı yazılıyor.
Aklıma birden geliverdi hani şu kapıları incelesek tarihi anlamak daha bir kolay olacak. Kapılar önceleri iple çekilip açılıveren avlu kapılarıydı. Sonra ahşap kapılara kilit geldi. Sonra kapılar çelik oldu. Ve tam tersi de tüketim için olan kapılar mağazalarda otomatik açılır oldular. Yeter ki gelin girin tüketin. El değmeden açılıverir kapılar. Ya döner kapı neye benzer? İçerinin havası içeride dışarının havası dışarıdadır ama geçişlerde bir sıçramada değişir mekan. Ya içerdeyiz ya dışarıda, dışarı gidecekmiş gibi yaparak hep içerilerde kalmışız. O hamleyi yapana kadar kapı baca çekik kendi içimize kabuğumuza sarmal halde dönüp duruyoruz.
Burada dur yazar hanım. Okur Fırçası bölümü gelecek diye bekledik durduk kapı baca derken aldın lafı bırakmadın. Gözümüzden kaçtı sanma sakın hiçbir avukatın adını memleketini duyurmadın. İnsan kahramanların tasvirini yapar azıcık. Ha, sen bununla da bir şey ima ediyorsan o ayrı. Memleketleri neresi olduğu önemsizleşsin istiyorsun. İsimler kimlik bilgileriymiş, geç onları diyorsun. Anladık. Ama kapılarla bozmuşsun aklını yazarcım. Aç kapıları dediler açtık küreselleşme rüzgarında çarpa çarpa açıldı kapılar. Daha ne istiyorsun bizden. Kapısız bacasız apaçığız şimdi ele güne karşı neyimiz var neyimiz yok yağma talan verdik. Daha ne istiyorsun. Döne döne durmadan aynı yerde debelendik. İstediğin nedir şimdi, tarihin hızlı hızlı yazıldığından şikayet mi edelim. Olan olmuş bir kere. Sen çık şu kapı aralığından da asıl hiç açılmamış kapıları açmaktan söz et. Kulağının ayarını gençlere uydur gençlere. Bir de şunu unutma e mi yazarcım. Kapının kimisini de omuzlayıp açacaksın!
Evin Okçuoğlu

26 Mart 2010 Cuma

Hitler Bıyıklı Smiley

memur şehirlerinde, yemek molasında çıkarlar toplu yürüyüşlere,
gravatlı minik hitler robotçukları
her şey standartlara uygundur.
yağlı saçlarından itaat süzülür
elleri hep küçük işlerle doymaktan yamru yumru ve küçüktür.

hitler bıyıklı smileylere eşlik eder döpiyesli sivri topuk
aklında alamadığı bin bir eşya, boyatmak için saçını, bekler ay başını
dairede bin bir hesap oyun takla atan atana
dairede çizgiyi aşan aşanadır
sessiz tanıktır memur
sustukça robotlaşır.
akşam olur evlerde ışık söner erkenden.
bu memur başka memurdur,
kan emmeye memur edilenlerin eteğine doluşmuş.
cüce robot smileyler
gravatlı içi geçmiş.
kendi ütülemiş pantolonunu

güç kimde para kimde ise
o susturur memuru

nezih mahallelerde bol bol seks bar açılır
yaka silken mahalleli kaçırtılır
minik robot memurcuklar taşındırılır o semtlere
robotlar topluca gider oy verir
faşizm falan demek yasaktır sivil dikta ise safsata
olsa olsa bunun adı
tek seçenekli demokrasi olur eğer cüceler kanarsa.

Evin Okçuoğlu

12 Mart 2010 Cuma

BOŞ KÜME

Merhaba, ortalıkta salak salak dolaşıyorum. Rüştümü ispat ettim. 18inci yaş günümde bütün aile toplandık. Bizim oğlan artık adam oldu dediler. Hoş, ben kendim olalı çok oluyor da işte lafın gelişi.
Bu müzik de ne hiç sevmem soft rock. Duvarlar incecik bitişikten geliyordur. Komşuda hapşırsalar biz nezle oluyoruz, ne iştir yani…
Annem babam ve tüm büyükler kulağıma bir şeyler fısıldıyor her an. Onu yap bunu yap diyor. Yapıyorum. Ben ne zaman kendi istediğimi yapacağım bakalım. Neyse zaten ne istediğimi de bildiğim yok tam olarak.
“Aman oğlum ne denirse yap, bursun kesilmesin.”
“Evladım babana saygılı ol bak, üstünü başını alıyor, çalışıp didiniyor adam.”
“Hocaya iyi davran kızıp bağırsa da fiske bile vursa ses etme. Sınfta kalırsın alimallah!”
“Benle iyi geçin, yoksa karışmam. Bütün yaptıklarını anlatırım.”
“Ne o öyle biryantinle yapıştırmışsın saçını. Kimden öğrenirsin bu saçma tarzı bilmem. Bak komşunun oğlu Recep’e. Kuzu gibi oğlan valla…”
“Bırak artık şu müzikleri dinlemeyi bak artık koca adam oldun.”
“Bak o tip kitaplar okuduğunu görmesinler, kara listeye alırlar bilesin.”
“Evladım biz senin iyiliğin için diyoruz. Var bir bildiğimiz herhalde.”
“Bey, oğlan pek sessizleşti. Bir derdi var ama sorulmuyor ki bu gençlere de bir şeycik.”
“Aldırma hanım geçer. Bu yaşlarda olur böyle, delikanlılık işte.”

Sabah onların dediği saatte kalkıp, onların dediği gibi taranıyorum. İstedikleri gibi giyinip, onların istediği okulda derse gidiyorum. Onların istediği kitabı okuyorum otobüste. Onların istediği müzikleri dinliyorum. Aman yardım kesilmesin. Aman kızmasınlar. Aman sınıfta bırakmasınlar diye susuyorum. Aman geç olmasın diye hiçbir yere uğramadan eve geliyorum. Aman merak etmesinler. Aman aman aman!
Bütün herkesin tek işlevli uslu bir şekilde iş gören boş kümeler olduğu bir dünya burası.
Uyaran, ikaz eden, yola getirenlere eğitmen diyorlar.
İtaat eden tüm kimliği silinmişlere aferin delikanlı…
Okulda, sıramdayım, öylesine karalarken sayfayı, bir de baktım boş küme çiziyorum.
Boş kümeler… Boş kümeyim ben. İçimde ben olan bir şey yok.
Yuvarlakları, kafalara benzetiyorum, dolduruyorum sayfayı. Bir çizik atıyorum her birine. Ha var, ha yok hesabı!
Aman sayfayı yırtayım. Ne bu demesinler şimdi. Bir saat anlatamam sonra derdimi. Sonra işin içinden çık çıkabilirsen. Ne boş kümesi ne demek istiyorsun derler falan neme lazım. Derste başımı kaldırmıyorum ki hoca ne o dik dik bakıyorsun demesin…

Oğlum 18ine girecek. Ona anlatacağım. Bizim zamanımızda itaat vardı, saygı vardı. Biz böyle gördük diyeceğim.
O da okusun adam olsun…
Benim gibi.


Evin Okçuoğlu

25 Şubat 2010 Perşembe

Sağda Solda Ne Var Ne Yok?

Solda akpye gözünü dikenler ve sistemsel sürecin küresel bağlarını göremeyenler var. Akpnin eli ile yıkılacak bir TCnin çözülmesini çare sananlar var. Milliyetçi etnik farklılıkların ırk düşmanlığı var. Kapitalizmin yükselişindeki görece burjuva demokratik kazanımlara geri dönmeye hevesli Atatürkçüler var. Oysa artık burjuva demokrasisi yerini dinsel faşizme terk etti. Sistem, ekonomik sıkıntılarını başka türlü aşamıyor.
Sağda milliyetçi Türklerin bu hale gelişin faturasını bir etnik kesime çıkartıp koskoca kapitalizmi aklayarak yaptığı ırk düşmanlığı var. Cemaatlerin uluslar arası ekonomik kenetlenmesini dinsel ruhani bir olay sananlar var.
Gözünü sağda, dine ırka dikenlerin yanlış yapması kadar, solda da ırka ve dar bakışlı yanılgılarla sadece akpye göz dikmek bütünü görmeye engeldir. İşte bunu gören yok, demeye de dilim varmıyor. Gören az diyeyim. Yani olanı biteni ekran karşısında iki kelime yorumla geçiştiren var da bütünlüklü bakan pek yok.

Bütünlüklü bakış, bütün kurum ve kuruluşları ile ekonomik sistemin uygulayıcıları kim olursa olsun, emeği ile yaşayanları ekonomik bir kıskaç içine almış olduğunu ve bundan geri adım atmayacak kararlılıkta olduğunu görür. Hayatın nesnelliğinde zaten üç kuruş maaşı yitirmemek için sessizliği seçenler, o maaşın nasıl kemirildiğini çok geçmeden görecektir. Böylece sermayedarların görünen köy misali anlamış olduğu gerçeği, yani uzlaşmaz çelişkinin sınıfsal olduğunu, işçi, memur da anlar. Safların hızla netleştiği süreçte yerini alır. Emeğiyle geçinenlerin safını belirlemesini önlemek için gözünü yanlış yerlere dikmesi istenir, sağda ve solda olmadık düşmanlıklarla birbirlerine düşürülmeye çalışılırlar. Gözünü açanı sahte örgütlerde oyalayarak zaman kazanırlar. Kazanıyorlar. Geçmişteki kazanımlarında büyük pay sahibi olan işbirlikçi sağda solda neler neler var. Sendikalar partiler ve stklar bunlara dahildir. Geçmişte solun dediği örgütlenelim sözünü, şimdi sermaye sınıfı ve gizli yandaşları söylüyor: bilinçlenen emekçilerin yerini belirleyip gözetim altında tutmak için aman örgütlenin diye yalvaracak haldeler. Bazen böyle genel kitabî sözler, nesnel durumların özel hallerinde geçerliliğini geçici de olsa yitiriyor. O nedenle kitapların ve kişilerin emirlerine saplanmadan, diyalektik materyalist yöntemle günümüzü açıklayan saptamaları özgür akılla yapmak gerekiyor. Öyle yapınca da insan ister istemez örgütlerin dışına çıkın demek istiyor. İşçiye fren koyan sendikalarda, partilerde mi örgütlenilecek diyor. Çıkarları karşıtlarıyla bir liderlerin eteğinde toplanmak mı örgütlülük!
Bu sistemi kurtarmak için kirinden arıtmak isteyenler görecek ki geriye bir şey kalmamış… Sistem kirden ibaretmiş… Senelerdir görüldü ki bu kir seçimle temizlenmiyor. Bu zehirli, yabancılaştırıcı, metalaştırıcı kirin panzehiri sosyalizmdir. Gözü ona dikmek gerekir.

Evin

14 Şubat 2010 Pazar

AŞKIN "N"Sİ VAR



Bütün aşıklar Aşk'ın hastane odasında bekleşiyorlardı. Aşkın nesi var böyle? Öldü ölecek aşk. Zavallı Agop prezervatif dükkanına kocaman bir kilit asmış. Bir kasa çilekli prezervatif alıp çekip gitti. Haiti'ye gidecekti ama deprem dolayısıyla vaz geçti. Pornostan'da karar kıldı. Romeo elinde baldıran zehri Jülyet'le Şekspir'e kötü kötü bakıyordu. Jülyet ise kendisini yaratan Şekspir'e kötü değil sitem dolu bakmaktaydı. Aslında Romeo ile gökyüzünde bulutsu bir yatakta sabahtan akşama beraberler. Keyifleri bu dünyada olmadığı kadar yerinde... İsa Musa Muhammet biz demedik mi size öbür taraf harika gelin diye der gibi kafalarını sallıyorlar.

Hastane kapısında gözü görmeyen Kerem, bastonu ile Aslı'nın arkasından ilerliyor, Aşk'ın ölüm döşeğinde hazır bulunmak için hızlı yürümeye çalışıyor. Dağları delen Ferhat elinde balyozu Şirin'e aldırmadan iri cüssesini iyice belli eden bir badi giymiş. Bütün hemşirelerin hayran bakışları altında beyaz hastane koridorunda yağız bir eda ile ilerliyor. Her adımında sanki yer gök sarsılıyor.

Bütün ünlü aşıklar orada idi. Basın mensupları arasında bir dalgalanma oldu. Türk filminin ünlü aşıkları da oradaydı. Kenan "Nolamaz nasıl nolur? Naşk Nölemezzz" diyerek hastane kapısına geldi. Nalan -gecekondulu esas kız,- takma kirpiklerinin altından hülyalı bakışlar atarak "Kenan dur beni bekle" diye seslendi.

Aşk komadaydı. Film piyasası telaşlıydı. Aşk'ın ölümü iflasları demekti. Miki filmciler, Sex shoplar tüm seks piyasası aşkın yan ürünleri olan jinekolojik sağlık donanımları herkes, aşkın yaşaması için çırpınıyorlardı. İşte o en güçlü duygu, kendinden geçmiş sayıklıyordu. KenaNalan ikilisini gören halk çareyi bulduğunu düşünerek Arşimetvari bir gürültü ile hastane kapısı önünde itişip kakıştılar. Ferhat ile Şirin'in Kerem ile Aslı'nın ANONİM yazarları olarak söz hakları olduğunu düşünüyorlardı. Onlara kapıdaki medya ve seks sanayicileri kulak asmadı. KenaNalan KenaNalan diye bağıran halkın ne dediğine kimse aldırmıyordu. Hastaneye yeni geldikleri için KenaNalan'ı alkışla karşıladıklarını sandılar.

Aşk yatağında bitkin yatmaktaydı. Kenan kalabalığı yararak içeri girdi. Nalan peşindeydi. Yapışık kardeş gibi hiç ayrılmıyorlardı. Onları birbirlerine bağlayan "N"ydi. Aşk kıpırdandı. Herkes doktorun son durumu açıklamasını bekliyordu.

Doktor Haydabre Sümen aşkın zehirlendiğini duyurdu. Bu zehire bir panzehir bulmak gerekiyordu. Panzehir için bütün ilaç sanayi seferber olmuştu. Ama her şey boşuna gibi görünüyordu. Kenan bütün ters giden duruma karşın odaya saygı ile girdi. "Nolamaz Naşk, Nölemezsin," dedi. "Bak Nalan da burada sana şefkatle bakıyor" KenaNalan el ele tutuştular. aşk kıpırdandı. Gecekondulu Nalan'ın saçlarından yoğun bir saç spreyi kokusu odayı sardı. Altın makas kuaför reklamı alt yazı geçti.

Zincir mağazalardan kalp şeklinde çikolatalar, sevgililer günü hediyeleri, feysbuk çiçek böcekleri dolusu bir kamyon hastane kapısına yanaştı. Damperli kamyon hastane bahçesine bütün hediyeleri boşaltıp gitti.

Aşkın soluğu iyice zayiflamıştı. Azrail aşkı yok edeceği anı nefretle beraber bekliyordu. Pencereden kara bir bulut gibi içeri sızdılar. Nefretin N'si ile KenaNalan'ın N'si birbirlerini görünce allak bullak oldular. Azail iki adım geriledi.

Aşk inledi.

N'ler oluyor böyle!!!!

İşte edebiyatın gücü!

Yapıştırıcı tutkal gibi!

Panzehir gibi...

KenaNalan'ın N'si Nefret'in N'sini bir uzanışta aldı. Parmaklarında çıtır çıtır pire gibi ezdi.

ANONİMLER KenaNalan sloganları ile medyayı, seks sanyicilerini ve dahi ilaç sanayicilerini çiğneyip geçtiler. KenaNalan'ın N'sinin Nefret'in N'sini elinde ezdiği gibi ANONİM de onları ayakları altında ezdi.

Çöp kamyonu geldi. Bahçedeki hediye dağını alıp geridönüşüm kutusuna attı. Ve çöpçüler geri dönüşmeyecek şekilde çöpü sildiler.

Aşk'a gelince...

Aşk'ın soluk alışı biraz düzeldi. Aşk'ın kulağına ANONİM'in sesi gelmeye başladı. Aşk bu sesi duydukça şifa buluyordu.

KenaNalan daha sıkı el ele tutuştular. İşte Türk film endüstrisinin yarattığı en imkansız olay olarak orada duruyorlardı. Zengin adam fakir kız edebiyatı işe yaramış gibi görünüyordu. Sokaktan gelen ses bunu doğruluyordu. ANONİM KenaNalan diyor başka şey demiyordu.

AŞK'ın N'si yoktu ki nefretin N'sini yenebilsin. O güç KenaNalan'daydı. ANONİM de bunu anlamıştı.

İşte mutlu son.

AŞK UYANDI artık. Uyanır uyanmaz büyümeye ve sarmaya başladı her yanı.

Ben böyle uyanık aşk görmedim. Doktor Sümen'in ve N'siz kalan EFRET'in yanından ipeksi bir hışırtı ile geçti. Gökyüzüne yeryüzüne dağa bahçeye sokağa doğru yayıldı. Her yer AŞK oldu.

26 Aralık 2009 Cumartesi


Basın deyince...?? !!!:J)




Solcu, Marks'ın arkadaşı gazeteci Swinton, 1880 'lerde New York Times'ta yazıyor. Gazete bir yahudi tarafından satın alındıktan sonra düzenlenen toplantıda, davetli gazeteciler basının onuruna kadeh
kaldırmak üzere kürsüye çağırıyorlar onu. Swinton elindeki kadehiyle kürsüye çıkıyor. Çıt yok... Ve tarihi cümleler dökülüyor bir bir ağzından.
"Dünya tarihinin şu anına dek, Amerika'da "Özgür bağımsız basın" diye
birşey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz biz de..." diye başlıyor sözlerine;
"Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz.
Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden basılmayacağını
bilirsiniz çünki. Çalıştığım gazete bana düşüncelerimi özgürce yazmam
için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyorlar.
İçinizde benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır.
Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta
başka bir iş arıyor olacaktır. Gazetemin herhangi bir sayısında
düşüncelerimi apaçık yazmaya izin verseydim, 24 saat dolmadan işimden
atılırdım. Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan
söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek,
kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de
biliyorsunuz, ben de.. Öyleyse şimdi burada "bağımsız özgür basının"
(!) "şerefine" (!) kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler,
sahnenin arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız. Bizler
ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız. Onlar ipleri çekiyorlar
ve biz dans ediyoruz. Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız,
hepsi başkalarının malı. Bizler entellektüel fahişeleriz.

Not: Swinton toplantıyı şaşkın bakışlar arasında terk etti. Gazeteden
istifa etti ve kimseden para almaksızın 'John Swinton's paper diye tek
yapraklı bir "gazete" çıkartmaya başladı.

kaynak: Cengiz Özakıncı'nın 2004 'Özel Basım'ı 'Neveser' isimli kitabı