ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

13 Şubat 2017 Pazartesi

Haikunun Diğer Yazın Türlerine Faydaları



Haikunun diğer yazın türlerine faydaları:
En eski Japon şiir sanatı olan ve kelime anlamı doğal boşluk demek olan Haikuyu yazarken anlatma göster ilkesi bize yol gösteriyor. Ne diyeceksek dolandırmadan eğretilemelere, benzetmelere başvurmadan diyoruz. Az sözcük kullanıyoruz. Hece ile sınırlanmak bu anlamda belki de farkında olmadan işe yarıyor. Şiirde sözcük ekonomisi konusuna da buradan bir gönderme yapmak olası.
Basho’dan bir örnek:

Bulutlar belirir
İnsanlara dinlenme fırsatı getirir
Aya bakmaktan

Yazma türlerinin çoğu için de bir alışkanlık oluşturma ortamı sağlıyor haiku. İyi bir haiku yazab ilen kişilerin şiirlerinde de gelişme olacaktır. Çünkü duyguyu algıyı en yalın haliyle yansıtma çabası vard haikuda. Bazıları demokrasi der durur da kural tanımaz; kaosu çağırır ama, Haikunun yazılmasıyla ilgili bazı kurallar var. Yabancı kaynaklardan çevirdim. Günümüzde bu kurallara uymadan da üçlükler yazılmakta. Ama onlar haiku mudur? Yoksa üç dizeli şiir midir? Haikunun vazgeçilebilir kuralları veya vazgeçilemez kuralları olabilir mi? Haiku ile üç dizeli bir şiir arasındaki farkı ne belirliyor? Bu konularda düşünmeye başlamadan önce “katı” denebilecek yönlendirmeleriyle haikuya şöyle bakalım.

1-hep geniş zaman kullan. Şimdi ve burada.
2-hiç ya da çok az kişi zamiri kullan
3-asla üç dizeden bir cümle oluşmasın.
4-gerund kullanma. (fiilimsi)
5- vurucu dizeyi sonda kullan
6-imgelerin ikisi üçüncü ile
zıtlık
bütünlük
karşılaştırma
oluştursun
7- imgeler somut olsun
8- benzetme ve metafor kullanma
9-yüce imgeler kullan (savaş, kaba seks, ve suç değil)
10-kendine göndermelerden kaçın.
11-az fiil kullan
12-fiil niteleyen (zarf) kullanma
13-görünüşte basit bir doğa olayı ama altında bir felsefe saklı olsun.
14-sıradan şeyleri sıradan biçimde sıradan dille yaz.
15-imgeleri şu sırayla sun: geniş açıdan, orta ölçekle, ve o odaklanarak.
16-mevsim adı ya da mevsime bir gönderme kullan.
17-bir solukta söylenebileni yaz.
18-haiku basitliğin mükemmelliğidir
19-balıkçının dediği gibi haikular bizim değildir. İçimizden geçerler.
20-haikuyu anlatan bir örnek de şu: birisi balığı unlar ve kızartır. Diğeri soslar hazırlar, barbeküler yakar, baharatlar kullanır.
21-ilk kelime büyük harf gerisi küçük harf olan,
hepsi küçük ya da büyük harf olan,
her dizenin başı büyük harf olan haikular olabilir.

Örnek çevirilerim:
IN AND OUT içeri dışarı
OF THE RIVER'S MOUTH nehrin ağzı
A OF SEA denizden dil......(nehrin denizden dili bir içeri bir dışarı)
WHITE WITH FOAM köpükle beyaz
THE OCEAN ENTERS okyanus girer
THE RIVER'S MOUTH nehrin ağzı (beyaz köpüklü okyanus nehrin ağzına girer.)
A SUMMER BREEZE yaz meltemi
RISES OVER THE SEA CLIFF deniz uçurumu üzerinden yükselir
PULLED BY A KITE uçurtma tarafından çekilerek
WRINKLING UP buruşur
ALONG THE SHORE LINE kıyı şeridi boyunca
AN OLD OCEAN eski(yaşlı) bir okyanus
Haikuda belirtilen yönlendirmelerden bence en önemlisi somut imgeler kullanılması ve üçüncü dizede yaratılan şaşırtıcılıkla okurun alılmamasında başlayan öyküdür. Haikunun okunması bittiğinde okurun içinde başlar bu öykü. Bir haikuda ise şibumi olmalı yani:
karmaşanın içinde yalınlık
yalınlığın içinde basitlik
sadeliğin içinde ahenk
ahengin içinde oluş...

Örnek olarak yazdığım serbest temalı yani mevsim (kigo) bildirmeyen haikuda :
Kızgın konuşma
kapı kapanır hızla
yastık ıslanır
diyorum. Aynı ifadeyi düz anlatımla kavga sonrası kadın yatağında ağladı diyebiliriz. Şiirsel denemeye çalışırsak da:
kopar evde fırtına
kadın döker yastığa
incisi kurur yarına
gibi bir biçimle kavgayı fırtınaya benzeterek anlatabiliriz. Ağlamayı inci dökmelere benzetebiliriz. Ve bu soyut imgeler içeren şiirsel anlatım olur. Haiku ise sadece evdeki kavga sırasındaki görsel ve işitsel duyumlara değiniyor somut imgelerle.
Okurda devam eden kısmı diye kastettiğimi açıklayıcı olması açısından İssa’nın babasının öldüğünü anlatışına bir bakınız:

Last time, I think,
I'll brush the flies
from my father's face.
Son kez, sanırım
sinekleri kovalayacam
Babamın yüzünden.
Kobayashi İssa (Çeviren: Evin Okçuoğlu)
sık koruluklar
çalılar arasında
düzlenmiş çimen
Evin Okçuoğlu
Bu haikumda da yine geniş açıdan dar açıya doğru gidiş var önce uzaktan sık ağaçlı koru ya da orman daha sonra yaklaşınca çalılar ve en sonunda çimenler ve düzlenmelerinden okurun alılmamasında öykünün başlaması… sevgililerin orada olduklarını anlatan düzlenmiş yassı olmuş çimen denmesi okura kalan kısımı başlatıyor. Yani her şeyi söyleyip bu budur demeyişiyle didaktik olmaması, güzel bir özellik bence. Yani sınıfta kimi öğretmenin dediği gibi “her şeyin doğrusunu ben bilirim anlatırım ve siz ezberleyip gelin ertesi gün de soracağım” şeklinde değil. Onun yerine bizim düşünmemizi hayal etmemizi ve içsel süreçlerimizde olanı kafamızda canlandırmamızı sağlayan bir örnekti bu.
Geleneksel ve Çağdaş/Serbest Haiku
Serbest haiku deyince ne anlamalıyız? Bence teması açısından mevsimlere kısıtlı kalmamak, biçimsel açıdan, hece sınırlamasına bağlı kalmamak, serbest haiku dediğimiz türü oluşturuyor. Ama her koşulda yukarıdaki bölümde kısaca örneklediğim özellikler haikuda vazgeçilmez öğelerdir. Yani Shibumi diye kısaca değindiğimiz özellik ve somut imge kullanılması özellikleri en vazgeçilmezler bence… Çünkü haiku serbest tarzda da yazılsa bu öz o üç dizeyi haiku yaparak onu şiirden ayırıyor.
Önceleri biraz ters gelen Avusturyalı Haiku şairi Dietmar Tauchner’in “Haikunun kurallarını unutmak için öğren” sözünün anlamını sonradan daha iyi kavradım. Şairin kurallara uygun olarak yazma sürecinde bir dönem gelir ki, artık kurallara hakimsinizdir, biliyorsunuzdur. Bu andan sonra bilincin şekillendirmesine güvenerek kendi şekillendirmeniz ortaya çıkmaya başlar. Buna haikunun ruhu diyorlar. Bilinç kendi formunu arayıp buluyor.
Japonya’da olduğu gibi diğer ülkelerde de serbest haikunun ortaya çıkışının nedenlerinden biri de işte bu oluyor: Uzun yıllar haikuyla uğraşıp, kültürel bağlarına ve kurallarına hakim olunca, bilincin kendi şekillendirmesiyle yazılan haiku… Geleneksel haikularda bile tek dizelik haikuya rastlanması işte bu nedenlerden kaynaklanıyor olmalı.
Biçim ile ilgili 5-7-5 heceli olma kuralına uyulmama nedeni genelde, Japonca dışındaki dillerin yapısı gereği ortaya çıkan zorunluluklardır. Türkçe’de böyle bir sorun olmadığı için hece sayısına bağlı kalınabilmektedir.
Japon haikusunda serbest türü benimseyenler sadece hece sayısı değil, aynı zamanda temada da değişikliğe gidiyorlar. İlk dizede mevsim çağrıştıran söz kullanılmaz oluyor. Dört mevsim yerine psikolojik temalara, dört mevsim içermeyen doğa temalarına yer veriliyor. Büyük şehirlerde yaşandığı için serbest ya da çağdaş dediğimiz haikularda artık doğa imgeleri kullanılmasında da azalma oluyor. Doğanın parçası olan insan ve sorunlarını anlatan haikular yaygınlaşıyor.

Plak dükkanında.
Penceresinden başka bir dükkan
işitme cihazları için

Daniel Dölschner (1976) Çeviren: Turgay Uçeren
İmge kullanılmasını da normal şiirdeki imgeyle karıştırmamak gerekiyor. Haikularda Ezra Pound’un deyişiyle “Nesneyle sembol eşittir.” Haikudaki imgeden kastımız, Türkçe’mizde somut imge-görüngü gibi sözlerle ifade edilebilecek bir göstermedir. Çağdaş haiku da olsa geleneksel haiku da olsa sanırım heceler değişse de; temalar değişse de imgenin somutluğu değişmez kalmaktadır. Şiirin haikudan ayrıldığı nokta da tam buradadır. Haiku anlatmaz, gösterir. Şiirde sanatlar kullanılabilir. İnleyen ırmaklar, sızlayan yağmur, küskün güneş, şiire özgüdür. Oysa haikuda şair gördüğünü yansıtır. Ama yine de haikunun bittiği yerdeki sessizlikte; okurun hayalinde oluşan bir imge vardır. Haikunun önemli kısmı da işte bu imgeyi yaratmaktır.
Örnek:
şu çiçekli balkon
pencereden dışarı uçuşan tül
içerde sallanan karyola

Evin Okçuoğlu
Birinci ve ikinci dizelerde geniş açılı uzaktan diyebileceğimiz bir gösterme var.
Balkonun çiçekli oluşunu ve perdenin uçuşmasını somut imge/ görüngü olarak alımlar okur. Son dizede daha detay olan ve bir nükte içeren, ya da bir zıtlığı saptayan dize gelir. Karyolanın sallanışı… Burada okurun aklında haikunun değinmediği şeyler belirir. Karyolada sevişen çiftleri haikunun sustuğu yerde alımlarız.
Haiku ile Mani karşılaştırması:
aaba uyaklı ve dört dizeden oluşan 7şer heceli manilerimizle haiku karşılaştırıldığında mevsim teması gibi bir sınırlama olmaması ile mani farklılaşırken son iki dizesinde yarattığı nükte ve şaşırtıcılık ile benzeşmekteler. Haiku okurunda da nükteli ve hınzır bir şaşırtıcılık alımlaması söz konusu. İlginç bir saptamam da nedense ben mani yazarken 7 hece olmuşmu diye saymıyorum. Kendiliğinden doğru hecede çıkıyorlar. Ama 575 heceli haikularda sayma gereği duyuyorum. Bu konunun nesillerin küçük yaştan beri okuyup dinleyerek kulak alışkanlığı edinmişliğinin payı büyük sanırım. Sonuç olarak mani ve haiku çalışmaları yaratıcılığı ve yazmayı geliştirici unsurlar olarak desteklenmesi gereken çalışmalar diye düşünüyorum.
Evin Okçuoğlu…
Berfin Bahar ağustos 2006


20 Aralık 2016 Salı

HIZLI YAZILIYOR TARİH



hızlı yazılıyor tarih
ellerimiz yetişemiyor
yüreklerimiz yetişemiyor
ve kanımız canımız
ve onurumuz

tarih ezerek geçiyor
kaldırılamayan başların
savruk satışların
bizi bizden çalışların üzerinden geçiyor

zaman hızlı akıyor
can verişin içinden
parça parça didik didik oluşun içinden akıyor
aktıkça yaklaşıyoruz o körpe hayata

yepyeni bir çağın habercisidir
gelmek için hevesle ellerimizi bekler
yüreklerimizi
sevinçlerimizi
umutlarımızı besleyerek bekler
güzel şeylerin de olabileceğini müjdeleyerek
sesini gittikçe yükselterek bekler

o kol kola girmek gibidir
birikerek taşana dek
ayakta kalma nedenimizdir
gerçeğe sarılmış bir köktür
aşkla beslenir
işle beslenir
düşle beslenir



10 Kasım 2016 Perşembe

elinde cicek olan annemin siiri

Atatürk Sevgisi

Bir Atatürk vardı çocuğum
Ben O’nun kurduğu O’nun beslediği,
Taptaze Cumhuriyeti soludum doğarken.

Bir Atatürk vardı çocuğum,
Anneme, babama okuma yazma öğretti,
Ben henüz bebekken.

Bir Atatürk vardı çocuğum,
Gözü gönlü cumhuriyet dolu
Cumhuriyet dendi mi,
İçi titriyordu
Ben o Cumhuriyet’le büyüdüm çocuğum.

Bir Atatürk vardı çocuğum,
Türklükle öğünen
Türklüğe güç veren
Türkü cihana, O tanıttı çocuğum.

Bir Atatürk vardı çocuğum,
Siyasetçiydi, askerdi,
“Bu vatanı devrimler yükseltecek” derdi.

Bir Atatürk vardı çocuğum,
Düşmanın yenemediği,
Sultanın baş eğdiği,
Kadını çarşaftan kurtardı,
Festen de erkeği.

Bir Atatürk vardı çocuğum,
“Gençler…” diyordu
“Ufukların ötesini görünüz
Dinlenmek için, yürümeye karar verirseniz
Asla yorulmazsınız.
Yorulsanız bile, beni takip ediniz.”

Bir Atatürk vardı çocuğum,
Onun izinde yürüdük, yürüdük.
Yorulmak bilmedik. Bilmedik amma,
Bir sonbahar günü onu kaybettik.

Bir Atatürk var şimdi çocuğum. Benim
O’nu benim sevdiğim gibi, sevebilirsen eğer
Sana vereceğim.
Atatürk nasıl sevilir?
Atatürk’ü sevmek kolay değil.

Bir Atatürk var şimdi çocuğum,
Verdiklerini geri istiyor.
“Beni sevmek için, beni anla” diyor.
Atatürk’ü anlamak kolay değil.

Bir Atatürk var şimdi çocuğum,
“Devrimlerimi tanı” diyor.
“Devrimlerimi koru” diyor.
“Devrimlerimi yaşat” diyor
O zaman sen de bir Atatürk’sün çocuğum.

Canım Annem                    
K  Muhadder Okçuoğlu/1966

9 Ağustos 2016 Salı

EDEBİŞKOCULAR



Edebişkocular

Kadehlerde kırılsın dizeler
“Yaz kardeşim bir dize de benden”
Süzüm süzüm süzülsün imbiğiniz
Damlası değer
“Muhteşemsin şekerim”
Gizli gizli konuk ol
Bu yapışkan festler günlerce sürer
Hangi kriz engel olabilirmiş ki sana
Kömür değil ödüller dağıtırlar
Edebişko ıssızdır insan barındırmaz bağrında
Salya sümük yalnızlıklara ağlaş dur
Yaz hadi durma kağıdında alkol lekesi
Kaleminde küflü sözler
Daha dolmadı gün
Şiire öyküye romana
Düşmedi daha emeğin sesi
Postu sermişsin post modaya
İnsansız ıssız kalemşörün yandaşlığında
Çürüt dirseğini -çürümüş yüreğinden başla
Şiiri öğret öyküyü öğret bakalım
En uygun fiyatla
Kalıp şablon koy duyguya -isyana dizgin
“Yaz kardeşim bir dize de benden bu gece”
Tekil sarhoş sözlü -şiirli gecenin kahramanları
Etkin etkinlikçiler -yurt dışı bağlantıları
Yazın çizin karalayın
Ne kadar anlaşılmazsa
O kadar iyi
Ne kadar gizlerseniz kendinizi
O kadar güzel
Görecek bir şey olmadığını
Kutsayın birer birer.

2009 
Evin Okçuoğlu



12 Temmuz 2016 Salı

ÇIKIŞ 2



ÇIKIŞ 2
YALÇIN KÜÇÜK
“DELİ ÇOCUK” “BU KİTAPTA HEYECAN VAR” DİYOR
Bu kitapta heyecan var. Önsöz intikam diye başlayıp ışıklarımızı yakıyorum diye bitiyor. Bu kitabın yazarı kendisine “deli çocuk” denmesine sevinçle yaklaşan Yalçın hocamızdır. İntikamında Osmanlıcılara Ottomanız, Atamanız diyor ve yazmasını Kuzguncuk semtinin Kudüscük (Little Jerusalem) olduğu girişi ile müthiş bir heyecanla sürdürüyor.
Kitapta dokuz sure (kısım) var. Bunlardan üçüncüsü Deniz Hakan tarafından yazılmış. “Ahlak Teorisine Dönüş” “Artık Demokrat ve Ahlaksız Adamlarız” başlığını taşıyor. Okan İrtem’in kaleme aldığı beşinci surenin başlığı ise “Bir Pagan Kuruluş” “Çok Dinli Doğum: Osmanlı”.
Yıllarca bir aydın kişinin umut olacak söylevini duymak istemi ile toplantılara katılmışımdır. Beni tatmin edecek bir söylem ile sağlam bir duruş ve saptama ile karşılaşmadığım için hayal kırıklığına uğrayarak döndüğüm toplantıları anımsıyorum. Yurda dönen Server Tanilli hocamız bile yeterli heyecanı yaratamamıştı. Bence kitleleri sürükleyici olan hitabetten çok düşüncelerin gerçekliğin ürünü olarak doğru yönü işaret etmesidir.
Heyecan duyuşunu hiç yitirmeden direngenliğini sürdüren Yalçın hocamız her kitabında savaşıyor. Savaşımız, (savaş değil de savaşımız diye vurguluyorum) “Ortaçağ misali zaman sadece an’lıktır. Tarihi olmayan ve zamanı akmayan bir millete dönüyoruz.”(s: 41) saptamasından yola çıkarsak, durdurulmak istenen akış ileri doğru sürsün diyedir. Bu savaşım bizim içindir. Bizim ileri doğru sıçramamıza engel olanlara karşı yapılan bir savaştır. Gericilik ve ilericilik eksenindeki bir sınıf savaşıdır. Onu okuyarak anlayarak ve anlatarak bu savaşın birer neferi olmak boynumuzun borcu olmalı diye düşünmekteyim. O nedenle bu kitabı tanıtmalı, okunmasını sağlamalıyız. Gerçekliğe dayanan çok titiz akademik çalışma, çok dilden kaynak araştırma sonucu sentezlenmiş saptamalar içeren ÇIKIŞ 2’den bazı kısımlara alıntı olarak yer vermek istiyorum.
“Böylesine topyekun destekli bir iktidar ile tarihimizde ilk kez karşılaşıyoruz ve benzeri hiç yoktur.” “Tarihimiz, en büyük ihanetle karşı karşıyadır ve tam bir kuşatma mevcuttur.” (s: 43)
“Çökmelerine rağmen hâlâ düşmedilerse üçü bir yerde olmalarındandır. Akepe ve cehepe ve mehepe üçü birdir. Üçü tek partidirler.” (s: 46)
Ben buna blok diyorum. Bir blok olarak meclisi kaplayanların cumhuriyete saldırısı, cumhuriyeti eski rejim haline düşürerek her yerde “yeni”yi palazlandırma çabaları sürerken korku da egemendir. Egemenlerin korkusunu ortadan kaldıracak şeyi Spinoza’dan aktarıyor hocamız. “Spinoza, daha 1690 yılında formülü vermiş durumdadır. Yeni iktidar, ’sabık kralın dostlarını, yakınlarını ve dost olduklarından şüphe ettiklerini öldürerek’ korkudan kurtulmayı ve kendini güven altına almayı sağlayabilmektedir.” Böylece Ergenekon tutuklamaları ile “dalga dalga” yapılan 1793 Fransasındaki tutuklamalara anlam verilmiş oluyor.
Tarih derslerinde olaylar savaşlar kahramanlar veya diğer ünlü kişiler kendi dönemleri içinde bize hep doğrusal olarak ve parçalı öğretilmişti. Aynı dönemde Avrupa’daki olaylar oluyorken Asya’da neler olmaktaydı gibi bağları kurmadan, eş zamanlı bir dünya bakışı vermeden geçer giderdi tarih dersleri. Bunu hatırlamama neden olan alıntı şöyle: “Spinoza ve Sabetay Sevi aynı çağın insanlarıdırlar. Sevi’nin çıkışı 1666 ve Spinoza 1670 olmakla, her ikisi de konverso’durlar. Spinoza, İzmir ile bağlantılı idi ve ben, yıllar önce, Amsterdam ile- Spinoza Amsterdam’a yerleşmişti ve Sevi ise İzmirli olup, İzmir arasında hem güçlü bir işbirliği ve hem de rekabet olduğunu yazmıştım.”
Çıkış 2’yi okurken okura bir önerim var. Yanınızdan kâğıdı kalemi eksik etmeyin. Tarihin içinde siyaset ve filozofların arasında 17. 18. Yüzyılda gezinirken okuma listenize ekleyecek yeni başlıklarla karşılaşıyorsunuz… Montesquieu’nun İran Mektupları, Kanunların Esası, Diderot’un Körler Üzerine Mektup, Rahibe, Ramaeu’nun Yeğeni,  Buffon’un Doğa Tarihi, …
Devrimler her zaman incelemeye değer dönemlerdir. Geçmişte yayınlanmış olan devrimler ve karşı devrimler ansiklopedisi ciltlerimiz vardı. Yalçın hocamız devrimlerle ilgili incelemesinden çıkarımlarını paylaşmış: “ Açabiliriz, bir Fransa ki, muhalif olma ile dinsizlik moda idi ve büyük modadır; ama çok küçük bir azınlık modayı izlemektedir. Bu durum bize, Büyük Fransız ve Büyük Ekim Devrimleri’nin halini ve dayanağının çapını anlatmaktadır. Buradan, asillerin kırıldığı ve feodalitenin dezaktivize olduğu sonuçlarını çıkarabiliyoruz. İhtilal’e kadar bir politik boşluk var. Demek ki, büyük devrimler çok büyük ancak sessiz bir desteğe dayanan küçük azınlıkların işidir. Asıl güç çok yoğun ideolojidedir; bu o kadar öyle ki, Tocquville, Ancien Régime’i yıkan Fransız Devrimini dinsel saymaktadır. Din ile ilgileri yok ama hedeflerine dinsel bir bağlılık gösteriyorlar.”
İşte bu günü anlamakta bize ipuçlarını birer şifre misali veren hocamız, vargılarına ulaştıran birçok kaynağı taramaktan bizi kurtarıyor. Gustave Lanson, belki de 12 Eylülün bitmeden sürmesini ve akepenin yolunu açmasını 1912 yılında yayınlanan Fransız Tarihi ve Edebiyatı çalışmasında anlatıyor. Hocamızın alıntısı içinde Lanson’un sözleri tırnak içidir: “…’zaten önceden yarı yarıya yapılmıştı’, demektedir. Ancien Régime kendisini yıkan ve temizleyen İhtilal’in işlerini yarı yarıya tamamlamıştı, bunu anlıyoruz.”
Bu anladığımızın hayata geçişi sırasındaki hukuk çiğnemeler için yapılacak açıklamanın hukuk tarihinde “düşman ceza hukuku” diye adlandırıldığını okuyoruz. Ayrıntısını Yalçın hocamızın kutucuk tekniği ile kaleme aldığı bölümde okuyabilirsiniz. (s: 73)
Deniz Hakan’ın müthiş çalışması üçüncü sureye geçmeden son bir alıntı günümüze ışık yakıyor: “Ve 1967 ve 1973 tarihlerinde Sovyetler, Mısır’ı ve Nasır’ı yalnız bıraktılar. Şimdi Putin, Esad’ı yalnız bırakmamaktadır. Ne demek, Ruslar, yobazizim ile savaşmak için sıcak sulara indiler.”
Deniz Hakan’ın sayfalarında neredeyse altı çizilmedik yer bırakmamışım. Birkaç alıntı ile bana hak vereceğinizi umuyorum: “Robespierre ve Machiavelli, egemen sınıfları, kamu çıkarı için ve zor yoluyla alaşağı etmeyi savundukları için suçludurlar. İnsan hakları ve demokrasi kavramlarını bir kaide üstüne koyarak kutsallaştıran tekelci dönem, kamu çıkarı tartışmasını gözlerden saklar ve şiddet tartışmasını, ‘ne için’ ve ‘neden’ sorularından kopararak, neredeyse boş bir uzayda, ‘şiddet iyi midir, kötü müdür’ tartışmasına indirger.”
Filozofları gerçekçi ve kamudan yana bakış açısı ile irdelemeye çok gereksinmemiz var. İşte Hobbes için Hannah Arendt ile aynı fikirde olan Denizkızımız şöyle diyor: …Hobbes da, ‘İnsan insanın kurdudur’ derken değişmez bir insan özü tanımlamış oluyordu. Hobbes’un yaptığı bu kez, soyluların hırslarını ve oluşum aşamasındaki kapitalizmin ‘günahlarını’, ‘mutlak rekabet ilkesini’ insan doğasına yüklemekti.” (s: 91)
Aklın dinsel dogmalara inançlara teslim edildiği çağların içinden çıkan bugüne ışık yakan yönü ise kısa ve öz olarak okuyoruz: “Aklın kullanılması önündeki her engel, aynı zamanda özgürlüğün ve ahlakın da önündeki engellerdir.” (s: 96)
Denizkızımızın Yalçın hocanın iyi bir öğrencisi olduğu nereden belli derseniz çok net araştırmacı çok kaynak taramacılığından diyebilirim. Bilgilerin havada köksüz çalı gibi uçuşmamasından da bunu anlıyoruz. Işık yakmak için geçmişin aydınlanmacılarının kapsamlı incelemesini zevkle okuyoruz. Postmodernizmin her şeyi bağlamından soyduğu süreçlere inat geçmişin ışığını bugüne taşıyıp bugünü daha net ışıklandırmak aklın bilimle netleşmesi ne kadar yerinde olmuş. Edebiyata da aynı bakışla bakmamız gerek. İşte kısa bir değinme: “Sosyalist bloğun yıkılmasının ardından tekeller, artık yalnızca sosyalist olana değil, modern olana da fütursuzca saldırmaya cüret edebildiler. ‘Kahraman’ dediğimiz, romanda da olsa artık tekelleri rahatsız etmektedir. İrade, ahlak ve kavga artık aranan özellikler değildir. Yüksek insan out’tur. Martin Eden yerini Dexter’a, Julien Sorel yerini Familiy Guy’a bırakmıştır.” (s: 105)
Üçüncü bölümden, Deniz Hakan’dan son alıntımızla ayrılıyoruz: “Ahlaka dönüş mü, yirminci yüzyılın tutkusunun kölelik olduğunu söyleyen Camus’nün ısrarla yazdığı gibi, artık sadece başkaldırıdadır.” (s: 127) Çalışmasını Yalçın hocasına ve dedesine (Süleyman Üstün) yakışır şekilde yapmış olan Deniz Hakan’a teşekkür ederim.
Tekrar Yalçın hocamız sözü alıyor. Bize iki kişiyi tanıtıyor. Zafer Toprak ve Güngör Uras… Okuma listenize Prof. Zafer Toprak kitaplarını eklemeniz kaçınılmaz oluyor.
Okan İrtem karşılaştırmalı dilbilgisi gibi karşılaştırmalı tarih çalışması yapmış. İki farklı tarihçiden yararlanarak gerçeğe varmayı çalıştığı bölüm gerçekten önemli netlikleri içeriyor. Çıkarımlarından alıntılar: “Böylece ilk İslama geçen Türk devletinde Arap değil, İran etkisini bulmuş oluyoruz.” (s: 236)
“Türkmen boylarının yurt kurdukları topraklar İranlıların nüfuz alanı içerisindeydi. Yerleşik kültürü ile İran ise o yıllarda sanki hiç kurumayan bir resim tablosuydu ve tuvaline girip çıkan Türk boylarını tepeden tırnağa kendi rengine boyuyordu.” (s: 236) Bu kısmı okurken nasıl sevindim anlatamam. Böylesi imgesel anlatımla süslenmiş edebiyata yaklaşan bir ifade ile karşılaşmak çok hoştu. Kutlarım.
Bir örnek daha vereyim de bu güzel imgesel ifade yalnız kalmasın: “İslam Türkler için, sanki içinde eski dinlerini biriktirdikleri bir tür kumbaraydı; herhalde onda tüm eski dinlerini de muhafaza ediyorlardı.” Dinler tarihinde böylesi bir geziye çıkardığı için hocamızın sevgili öğrencilerinden Okan İrtem’e teşekkür ederim. Böylece Osmanlı’nın doğuşundaki etkilere daha net bakmış oluyoruz. Bu arada Mevlanacıların da bu bölümü iyi okumaları gerek… “Bu açıdan Mevleviliği ve Türkmenleri iki ters yönlü akım olarak düşünebiliriz. Biri içerde ve zenginliğin biriktiği şehirlerde kalırken, Türkmenler ve heteredoks dervişler kırlara ve sınır boylarına doğru ilerliyorlardı. Zenginlik vaat etmeyen Osmanlı’nın Mevlevilerin dikkatini çekmemesi bu açıdan doğaldır.” Osmanlı Türk İslam değil Türk Rum senteziydi… İşte Yalçın hocanın dediği intikam budur.
Bir bitişe sahip olmayan sürekliliği olacak olan bir Çıkış’la karşı karşıyayız. Devrimci durumda olduğumuz ve çözümün ise daha laik daha halkçı daha eşit bir cumhuriyet olduğunu saptayan bölümün ardından, dönenlere, başkaldırıya elveda diyenlere elveda diyor hocamız. Yükleri atıyor. Tarihi anıları olarak okuyoruz. Bir tür tarihsel dedikoduyu andıran kısımlar var. “Başkent Hastanesine gitmiştim. Haberal hocam yurt dışındaydı. Fatih Hilmioğlu hocamı gördüm ve son derece sağlıklı ve moralli buldum. Pek sevindim, koğuşta hep soruyordu, ‘bize ne yaparlar’, cevaben bir tarih tutmuştum, bu tarihe kadar en az beş yüz kişilik bir katliam olmazsa, ‘biz çıkarız’ diyordum. Ve süre bitti, ‘çıkarız hocam artık tutamazlar’, bunu hep tekrarlıyordum.” (s: 281)
Sonlara yaklaşırken, Tarihi yer bizim k… mızın konduğu yerdir diyen Aziz Nesin ile kotardığı Aydınlar Bildirisi ve Yaşar Kemal bölümü var. Afşar Timuçin hocamızla yapılan söyleşiye de bir kutu içinde yer verilmiş. Okunması gerekir.
Konu cehepe liderinden açılmışken Hocamız çok yerinde bir çağrışımla Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sındaki epsilon insan tipini vurguluyor. Bu kitabı da listenize ekleyiniz.
Kazanımlarımız ve güzel haberlerimiz bu kitap ile netleşiyor. Nerede görürseniz okumalısınız. Okan ve Deniz’li bir üniversite olmayı heyecanla müjdeliyor hocamız. Artık Yalçınlarımız üniversitedir. Tükenmiyorlar. Çoğalıyoruz.
Evin Okçuoğlu
25 Ocak 2016