ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

21 Mart 2026 Cumartesi

GÖZE ALMAK NEDİR

 








GÖZE ALMAK NEDİR

Olan biten biliniyor
haksızlık yağma dünyasında
insan saf acı yoğun ezim içinde
Savaşa iten güce karşı
Kolay mı
Göze almak savaşı
Güvenmek kolay mı
Beraber yürürken cephedeşe
Yerin balçığından fırlayan
Karanlık içinden kabaran
Saf isyan çıkmadıkça
üretim ocağından
Hem de kıyı köşe bırakmadan
Her kıtadan hep birden
Göze alacaksın o zaman
Ağacı sökene
Havayı bile zehredene
Ölüm dağıtan ülke ülke
Her kimse hangi kılıktaysa
Son hesaplaşmadasın
geçmişle de bugünle de
Başlıyor yeni hayat
Kanama dinesiye
Yeni insan dirilesiye


Evin Okçuoğlu



Dublin'den






Burada her gün yağmur

Gel gitler her gün

Bu gri dünyayı renklendiren çiçekler

Burada da gözünü kaçıran genç kızlar

Telefonda saklanan duygular

Mahallelerde yalnız başına kutu kutu evler

İçleri yorgun damları yosun evlerden çıkıp

Barda buluşan akşamcı dostlar var

Burası uzak bize belki

Kendimizden olduğumuz kadar

Tekdüze bir gün bitip erkenden çekilirken evlere

Burada tarih paganlara kadar

Dostluk dayanışma elbirliği

Sonra inanç üstüne inanç örterken

Burada da evsiz dertli yorgun insanlar var

Dünya o zaman küçülüyor

Benzeştikçe insan

Kaderler karmalar kavgalar

Sen varsın burada yüreğimde yaşadığın kadar.




Evin Okçuoğlu

7 Mart 2026 Cumartesi

Ekmek ve Güller



EKMEK VE GÜLLER
çeviren: Evin Okçuoğlu
Günün güzelliğine varırken uygun adım,
Karartılmış milyon mutfak, bin değirmen kasvet yükselen,
Dokunuyor aniden açan güneşin parlaklığı,
“Ekmek ve güller, ekmek ve güller “ şarkımızı duydukları için.

Uygun adım ilerlerken, insanlar için savaşırız da,
Kadınların evlatları oldukları için, yine bakarız onlara,
Kan terle geçmeyecek hayatımız doğumdan bitişe;
Gönüller de acıkır bedenler gibi; ekmek de verin ama gül de verin bize!

Sayısız kadın öldü uygun adım ilerlerken biz,
Onlardan kalan ekmek yakarışlarına şarkımızla ses verin.
Kaba saba da olsa yürekleri, bildiler biraz sanat, biraz aşk ve güzellik.

Evet, ekmek için savaşıyoruz ama gülleri de isteriz!
Uygun adım ilerlerken biz, büyük günleri getiririz.
Kadının yükselişi, soyun yükselişi demek.
Artık ağır iş yok-biri dinlenirken onunun çok çalıştığı,
Ama hayatın görkemini paylaşma var: Ekmeği ve gülleri, ekmeği ve gülleri!




JAMES OPPENHEİM

(1882-1932)

29 Eylül 2025 Pazartesi

Söylenmemiş bir söz arar şair


 



Söylenmemiş bir söz arar şair

Derinlerden su çeker

Gökyüzü de yeryüzü de bir

“Bir” çeşitlenir çiçeklenir bazen

Ya da o “bir” çözülür yayılır

yürek yürek gezer aşk serpiştirir

Kimi zaman o bir inatçı intikamcıdır

Baskın gelen de o “bir”dir suskun kalan da

En sonunda bir sızı kalır

Yürek durursa bakar insanlar biraz

Sonra o da geçer



Bir devinir titreşir anlam vere vere

Anlamı alır koklarsın

Rengini görür tadarsın

Bağrına saplar dikeninden gül takarsın

Anlam izleridir anılar

Buruk çay

acı kahve

kadehte meydir

Kulağa çalınan ezgidir



Her anlam izi bir değil

Kimi parıldatır gözün ferini

Kimi taşırır gözden özün sularını

Ama işte o da “bir”

Yine de Hiç’ten iyidir


Evin Okçuoğlu

DURGUN SERİNLİĞİ İLE SONBAHAR


 Evin Okçuoğlu

 

başını uzat kaldır pencereden göğe

derin bir nefes alınca bu sessiz doğa

o gürültü o çoluk çocuk ağlama

sandık sepet koşturma günlerinden sonra

artık her yer bizimdir

yüzülmedik damla kalmaya

deniz karış karış koynumuzda

 

hep ufka dalmış gözler

hep eli demli çay bardağında

bir inatlaşma başlar bazen

yazdan kalma işlere devam ile

artık hava soğudu alarmı arasında

 

ne hissedersin ne düşlersin

kimse sormaz

yüzeyde gelir geçer hayat

derinlerde ayak değmez dibe

ürker insan kendiyle sohbete

ama yine de gel özüm

gel dertleşmeye

Ufuk daraltması nedir?


 

Ufuk daraltması nedir?

Talep ufuk daraltmasıdır. İşini kendin görmek yerine istemek.

Azla kanaat et demek ufuk daraltmasıdır.

Kırkta birini yoksula ver demek yoksulluğu kalıcı kılmaktır. Yoksulluğa son ver demeyince ufuk daralır.

Maaşa üç yerine beş zam istemek ufuk daraltmaktır.

Uslu durayım da annem beni sevsin demek sevgiye ölçü koymak ufuk daraltmasıdır.

Ufkunuzu yüreğinizi geniş engin tutun. Kalıplar ufuk daraltır. Dayatılan kabuk ancak kabuğa hapsolan tarafından kırılır. Dışarıdan kırarsan içerideki zarar görebilir incinir daha da içe çekilir.

Cesaret önemlidir. Cesaret devrimci bir ruh halidir. Aşka ve kalıpları kırmaya cesaret etmek cüret etmek ruhu özgürleştiren bir adımdır.

Aşk ile cüret ediniz. Kabukları kırın ufkunuz genişlesin. Kıramayan şikayet etmesin.


Evin Okçuoğlu

2025

8 Eylül 2025 Pazartesi

Sevda cana güç vermektir

 

Evin


Sevda cana güç vermektir 

Canı esir almak değil

Aşkı özgür bırakmaktır

Kıskacına almak değil

 

Gözde feri dert etmektir

Kaşı gözü boyu değil

Dolu dizgin özlemektir

Diz dibinde solmak değil

 

Sorsan evin neylemektir 

Düşten düşe koşmak değil

Geçip özden öz vermektir 

Dar zamanda yılmak değil

 

 




Bugün de karış karış kulaç kulaç gezindim 

Dalgın bir dağın eteğinde güneşle dinleniyorduk

Birden parıltısı gözüme doldu suyun kıpırtısız sessiz yüzeyine düştü derin düşünce

Dalıp da çıkmasam derin duygulardan 

Balıklar yol gösterir mi kaybolsam

Birden gökte bir kuş süzülür 

Martı mıdır kırlangıç mı suya dalan karabatak mıdır 

Bir tutam sevdayı kapıp engin sulardan

Göçüp gitmek var kozmosta bir damla olmak

Karış karış kulaç kulaç erişmeye doğru

Her kulaç bir boşluk açar her karış bir dolgu

Kanatlarda rüzgâr

Düşlerde bir yâr

Boşluklarımıza düşeriz göğe doğru

Evin Okçuoğlu

 

Sığınmak istediğiniz olur ya

 


Sığınmak istediğiniz olur ya

Bir gülün yaprakları arasına

Başı hoş eden ezgiler üşüşür üstelik

Gelip geçer bir mevsim daha 

Tarifi zor çalkantılar içindedir gece 

Uykulu bir sabaha sessizce merhaba

Evin Okçuoğlu

Rüzgar durur utanır estiğine

 

Rüzgar durur utanır estiğine

tutuşturucu el durmaz. 


Söndürdüğü suyla serinletir kaplumbağayı

yüreği olan yanar

yüreksizler kasa dolusu utanç toplar.

Başımız yok artık dert yanacak

yanarken vatan imdadı duyacak.

Başımızı kaldırınca serpilecek yüreklere sular

sular ki artık yangına değil, serinlemeye yarar.

Evin Okçuoğlu

ŞİİR GEÇİDİ

 

ŞİİR GEÇİDİ

Evin Okçuoğlu 



Şiir geçidi başlar içsel törenlerimde

Bir çiçeğe takılır hecelerim

Çiçek de yüreğime

 

Sokaklar meydanlar dolar taşar 

Esirliğin üzerinden geçer

Kapılarını zorlar durur 

Sözüm ona yüce cücelerin

 

Nasıl tutulur yılların hesabı

Yasasız yasalara boyun eğerken

Kurumlar değil devletler çökerken

Nasıl kurulur çiçekten bir evren

 

24 Temmuz 2025 Perşembe

ZEYTİNİM

 


Gövdesi gamzelim 

Canım meyvelim 

Zeytinim 

Ağacım 

Sen gidersen çorak kalır Ege 

İncir de küser seni kesen ellere 

Biz insanlar ah zeytinim 

Yağını sabununu gölgeni unutur muyuz

Tanelerin soframızdan silinir mi 

Ağacım dalım yaprağım 

Köklerin havaya değmesin 

Toprağın kalbinde kalsın hep 

Köklerin hep yaşasın 

Dursun gövden yüzlerce yıl durduğu yerde 

Canım zeytinim 

Direnmek gerek senin için 

Düşman karadır zifiri kara 

Kara düşler kurmuş senin hakkında

Düşman eşelemek ister eşinmek deşinmek ister 

Yerine gelmez işler dönüşü olmaz yolda

Düşmanın dini İmanı para 

 

Evin Okçuoğlu

 

12 Haziran 2025 Perşembe

UZUN ZAMAN OLDU

 


UZUN ZAMAN OLDU


Evin Okçuoğlu

kaç kez okudum aynı sayfayı
her yeni yıl bir yaprak çevrimi
upuzun bir döngü geçti
şöyle gürül gürül sevinmeyeli

ülkem dünya kıpırdadıkça kanadı
saflarımız gevşek bir örgü
uzun zaman oldu senden haber almadım
acı küplerim ölüm haberleriyle doldu

Anormal Bir Yazı


 Anormal Bir Yazı

Bir dostum mektubunda şöyle dedi: “Normallik hukuk dışılığı her gün yeniden üretir. Normallik kendi kurallarını kendi koyduğu için hukuk kurallarına ihtiyaç duymaz.”
Normallik burada tek tip düşünme ve davranış şekillerinin dayatıldığı, “farklı” düşünmenin linç edilecek derecelere vardırıldığı bir yönelişin adı…
Örneklemek gerekirse geçmişteki oruç tutmayana, aşık olup sevme suçu işleyen genç kızlarımıza reva görülenleri sayabiliriz. Düşünce suçu kavramı da gökten zembille inmedi kuşkusuz. Ülkelerde sistem karşıtı düşüncelerini yazan veya bir şekilde yansıtanlar suçlandı. Oysa daha iyi bir dünya istiyorlardı. Farklı olanı kendimize benzetmeye kalkmamız onu normalleştirmemiz demek oluyor. Buna bazen Asimilasyon ya da potada eritme de diyebiliriz.
Arkadaşım eklemiş: “Düşüncenin normalleştiği, normların içine hapsedildiği durumlarda faşizm boy verir.”
Normalin baş vurduğu yollar çirkindir. O yollarda su değil, göz yaşı ve kan akar. Ama kendi kalmak için direniş ve dayanışma da bir göze gibidir. Toprağın altındaki kaynağından yeryüzüne yol bulup çağlar. Su hayat verir dünyaya…dünyayı düzel kılan değerlerin sahipleri insanlar her zaman oldular. “Hoca Nasreddin gibi gülen, Bayburtlu zihni gibi ağlayan” o insanların güzel yanlarına daha iyiyi hak eden yanlarına dayanmak gerek. O yan, üretkendir.
* * *
Şiir yazıyorum.
“Aslımız karadelik/ biz hâlâ neslimizin peşinde” diyen…
Düz yazı yazıyorum…
Çağımızın en büyük sosyal hastalığına (ırkçılık) panzehir (sevgi) diyen…
Konuşuyorum…
“Sermayenin dini imanı vatanı yoktur” diyorum.
Kimileri, ne düşünmem gerektiğini sabitlemiş. Onun dışındaki düşünüşleri normal bulmuyor. Zamansız yersiz buluyor diğer tüm düşünceleri, hatta düşmanca bakmaya bile başlıyor.
Kendimi kıstırılmış ama “normal”e uyumlananlarla uyumlanamayanları görebileceğim bir yerde buluyorum. Susmayanlar etkisizleştirilmeye başlandığında, sevgi, dostluk ve barışın yerine; kin ve nefreti koyanların kalabalığında etkili olan tırmandırma aygıtını fark ediyorum. Medyada ve nette dolaşan her haberi, antiemperyalist isyanı, millici/ulusalcı sınırlardan öteye geçmeyecek şekilde manuple edişleri düşünüyorum. Antiemperyalizm, antikapitalizmle desteklenmedikçe boşa çıkacak bütün tepkiler. Biliyorum. Anlatıyorum. Şiir yazıyorum. Düz yazı yazıyorum. Anlam gidiyor. Neyi nasıl düşünmek gerektiğini dayatan bir kendine özgü hukuk geliyor başıma… Ülkemin başına geliyor ve korktuğumuz başımıza geliyor.
Uyanıyorum.
Uyanması gecikenlerle aynı sınırlarda.
Aynı kıskacın içindeyim.
Bir Murtazalık çökmüş üzerine eşin dostun.
Orhan Kemal gibi halka güvenip sevmek istiyorum. Her insandaki o güzel yanı, sevgiyle kucaklamak istiyorum. O üretken, o iyi yana güveniyorum. Orhan Kemaller gibi…

ARAYIŞLAR


 ARAYIŞLAR

Şiirde manifestolar yazma modası başladı… Herkes kendi yazma tarzını bir yemek tarifi gibi sunuyor. Bunun nedeni tüm dünyada insanlığın geçmekte olduğu sancılı sürecin sonucudur diye düşünüyorum.
İnsanların umutlarını kısırlaştırıp, doğa üstüne bel bağlamayı, boyun eğmeyi dayatan, beyinlerden düşünme yetisini uzman bir sakatatçı eliyle sıyırıp alan büyük bir güç var karşımızda…
Heyecanlarımızı öldürelim istiyor, duyguları kıralım. Fiilleri zamansızlaştıralım.
Bu ne demektir? Bu boşlukta salınan anlamsız bedenler olmaktır.
Ruhsuz robotlar, ama gelenek sürer yine eller kalem kavrar ya da klavye üzerindedir. Yazma çizme devam eder. Yenilikler peşindedirler. Yazılan her “farklı” alkışlanasıdır.
.
“Bu şiirde ne demek istemiş Allah Allah bu beni aşıyor, ne büyük adamlar yahu, anlamıyoruz ne dediklerini ama mutlaka iyidir.”
Anlamadan okunan kutsal kitaplar misalidir bu…
Paralizi hali diyorlar bir hal var… İnsanın başına gelenlere tepkisizleşmesi hali. Bir tür toplumsal felç istenmekte… Bu edebiyat yoluyla da bize aşılanmakta. Bilmece türünden şiirimsiler yazarken duygu değil beyin jimnastiği ile hafta sonu gazetelerin bilmece eki ile oyalanır gibi zaman öldürülecektir.
Artık duygu sakıncalıdır. Çünkü duygularla başkaldırır insan. İsyan eder. Eğer tüm dünyadaki yaşanmakta olan vahşeti ve işkenceyi görmenizi engelleyecek ise, kendi başınıza gelenlere bile duyarsızlaşacaksanız okumayın.
Arayışlar sürmekte…
Edebi akım ithalatı, kes yapıştır, çevir karıştır, yaz yakıştır… kimse karışmaz size, çünkü bunlar zararsızdır.
Evet anlamadıklarını alkışlayan felçli toplumların neye ihtiyacı var sizce? Edebiyatla şiirle uğraşanlara soruyorum. Sizin neye ihtiyacınız var? Neden yazıyoruz kime yazıyoruz, nasıl yazıyoruz? Kendime yazıyorum demeyin. Öyle olsa internet ortamına çıkmazdık. Paylaşmak istediğimiz ne? Duygumuzun sıradan olmayan bir biçimde dışavurumu, okuduğumuz şairlerin etkisinden çıkıp, kendi sesimizi bulana kadar yazmak.
Şiir hakkında genel yazıları okuyorum. Kimse yorum yazmıyor. Kendi düşüncelerimiz oluşmuyor diye üzülüyorum. İçimden hayır demek geliyor.

Tekrar Görmek Onu/GABRİELA MİSTRAL/ÇEVİRİ:EVİN OKÇUOĞLU

 

 




Tekrar Görmek Onu

 

Bir daha hiç, hiç mi?

Titrek yıldızlarla dolu gecelerde değil mi,

Ya da şafağın bakire parıltısı boyunca

veya adanmışlığın öğleden sonralarında?

 

Yoksa solgun patikanın sonunda mı

Çiftliklerle kuşatılmış

Ya da titrek çeşme başında mı,

Cılız ayışığında beyazlaşan?

 



Yoksa derin ormanların

Bereketli, dolanık ağaçlarının

Onun ismini çağırdığı yerde,

Geceye yakalandığımda mı?

Mağarada mı yoksa

Çığlığımı aksettiren?

 

Oh hayır! Tekrar görmek onu

Nerde olduğunun önemi yok

Cennetin ölüm sularında

Ya da kaynayan girdaplarda.

Durgun ay altında  ya da ruhsuz korkuda

 

Onunla olmak…

Her bahar ve her kış

Keder düğümüyle birleşik

Cansız boynu etrafındaki!

POETİKA SÖYLEŞİLERİNE KATKI

 

POETİKA SÖYLEŞİLERİNE KATKI


Evin Okçuoğlu

Dergimizin şiir üzerine tartışmalarını okuyorum. Özgün ve Mustafa ile başlayan bu sürece katkılarım olacak. Belki eserlerimizle erişeceğiz belki de erişemeyeceğiz geleceğe… ama toplumcu gerçekçi bir birikimi, söz işçiliğinde ustalaşma ile birleştirip, slogan atmayan ama duygu uyandıran şiirlere erişmek için çabamız sürecek. Yalçın Küçük Hocamızın bana yazdığı bir notta, bizim şairlerde umut ve direnç eksiktir. Sizin şiirde bunun var olduğunu gördüm demesini bir motivasyon olarak alıyorum. Eleştirilmekten de korkmamak gerek. Çünkü doğru eleştiriler bizi geliştirir.

 

İPEK BÖCEĞİNİN KOZASI ŞİİR DEĞİLDİR, ŞİİR İPEKLİ KUMAŞTIR.

(Özdemir İnce Şiirde Devrim, s: 223)

Şiir ile ilgili genel yazılar yazılıp durmakta. Herkes şiiri kendisine göre tanımlamakta. Yazdıklarıyla “işte şiir böyle olur” demekte. Özdemir İnce bize şiirin ham maddeyi işlemek demek olduğunu söylüyor. Dikkate alınması gereken bir sözdür. Tabii ki işlerken düşüngümüz (ideoloji) birikimlerimiz ipeğe şekil verendir.

 

ŞİİR BİR SESLENİŞTİR

Klâsizm romantizm gibi edebi akımlarından sonra modernizm ve yapısöküm modasına uyarak şiirler de dil/sözcük sökümleri, dize kırmaları, tirelerle yatık çizgilerle parantezlerle sökülüp dikilen anlam çoğaltmaları ya da gizlemeleriyle bir bilmeceye dönüştürülerek yazılıp çizildi. Bunların sesli okunması bile zor. Oysa şiir sesli okunmalıdır. Sözlü tanıklığın belirleyici olduğu dönemlerin estetiğidir şiir. O nedenle ezberlenmesi kolay olsun diye bir mantık akışına, uyağa, hatta nefesin bittiği yerde bir durağa ihtiyaç duyulur. Ritim ya da iç müzik şiire ata kalıtıdır. Normal konuşmadan farklıdır. Bilmediğiniz bir dilde bile olsa okunanın şiir olduğunu anlarsınız. Bir yerde susmak, birkaç sözcük öbeğini birlikte okumak, şiiri, düzyazı gibi okumaktan ayırmaktadır. Şair şiiri nasıl okunsun isterse dizelerini ona göre ayarlar. Dinleyende bu yolla bir etki kurar, bu yolla şiirin içine çekiliriz. Çocuklukta dinlenen masal tekerlemeleri gibi, dinlediğimiz ya da okuduğumuz maniler gibi uyaklı ya da serbest yazılmış bile olsa iç müzikli, ritimli şiirler bizim atalardan kalma birikimimizdir.

“Sanat bir büyü aracıydı, insanın doğaya üstünlük sağlamasına, toplumsal ilişkilerin gelişmesine yarıyordu. Ne var ki, sanatın başlangıcını yalnız bu özelliğiyle açıklamak yanlış olur. Ortaya çıkan her yeni nitelik, kimi zaman oldukça karmaşık birtakım yeni ilişkilerin sonucudur. Birtakım parlayan ışıldayan şeylerin (yalnız insanlar değil, hayvanlar için de) çekiciliği ile ışığın dayanılmaz çekiciliğinin de payı olmuş olabilir sanatın doğuşunda. Cinsel çekiciliğin-hayvanlarda parlak renkler, etkili kokular, göz alıcı tüyler, insanlarda değerli taşlar, güzel giysiler, kandırıcı sözler ve hareketler- başlatıcı bir etkisi olmuş olabilir. Doğadaki canlı ve cansız varlıklardaki düzenli tekrar- yüreğin atışı, soluma, cinsel birleşme- birtakım biçim özelliklerinin ve süreçlerin ritmik tekrarı ve bundan alınan tat ile çalışma ritmi de önemli bir katkıda bulunmuş olabilir. Ritmik hareketler çalışmaya yardım eder, çabayı düzenleştirir ve bireyle topluluk arasında bağ kurar.”  (Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği s: 48-49)

RİTMİK OLAN AKILDA KALIR.

Sözlü edebiyat dönemlerinde nesilden nesle aktarılmayı sağlayan da şiirlerin ezberlemesi kolay bir ritimde oluşmuş olmalarıdır.

Yeni ile eskinin bağını kurarken atılamayacaklardandır ritim.

İMGE OLMADAN ŞİİR OLUR MU?

Bence imgeler yardımıyla dile getirmek değil de imgelerle düşünme yoluyla yaratılmış olan eser sanatsaldır.

 

İmgesiz şiir de olur, oyunsuz, şaşırmasız, yalvaçlığa soyunmayan.

Buna en güzel örneklerden biri Jacques Prévert’in Bir Kuşun Resmini Yapmak İçin adlı şiiri bence:

 

Önce bir kafes resmi yaparsın
Kapısı açık bir kafes
Sonra kuş için
Bir şey çizersin içine
Sevimli bir şey
Yalın bir şey
Güzel bir şey
Yararlı bir şey
Sonra götürür bir ağaca
Asarsın bu resmi
Bir bahçede
Bir koruda
Ya da bir ormanda
Saklanır beklersin ağacın arkasında
Ses çıkarmaz
Kımıldamazsın
Kuş bazen çabuk gelir
Ama uzun yıllar bekleyebilir de
Karar vermezden önce
Yılmayacaksın
Bekleyeceksin
Yıllarca bekleyeceksin gerekirse
Resmin başarısıyla hiç ilişiği yoktur çünkü
Kuşun çabuk ya da yavaş gelmesinin
Geleceği olup da geldi mi kuş
Çıt çıkarma yok
Kafese girmesini beklersin
Girdi mi kafese fırçanla
Usulcacık kapısını kaparsın
Sonra kuşun bir tüyüne dokunayım demeden
Bütün kafes tellerini teker teker silersin
Yerine bir ağaç resmi yaparsın
Dallarının en güzeline kondurursun kuşu
Tabii ne yapraklarının yeşilini unutacaksın
Ne yellerin serinliğini
Ne de yaz sıcağındaki böcek seslerini
Otlar arasında.
Sonra beklersin ötsün diye kuş
Ötmezse kötü
Resim kötü demektir
Öterse iyi olduğunun resmidir
İmzanı atabilirsin artık
Bir tüy koparırsın usulca
Kuşun kadından
Ve yazarsın adını resmin bir köşesine.

 

Bu şiirde bir imge olmamakla birlikte bütünde anlamsal bir şiirsellik var. Birkaç sözcüğün üstüne inşa edilmiş veya birkaç sözcüğe hapsedilmiş bir imge yerine anlama yayılmış bir imgesellik söz konusu.

EDEBİYATTA POSTMODERNİZM VE YAPISÖKÜM HASARLARI

 

Her çağın şiirini incelerken o çağın toplumsal ekonomik yapısına bakmalıyız. Büyük bir tez konusu olabilecek bu konuyu çok kısa özetlersek, ilkel toplumda şiirde, düzenli tekrar ve büyü ağırlığı varken, kölelerin isyanında şiir, haykıramayan bir inilti gibi blues tadına dönüşür. Feodal toplumun kasveti, karanlığı içinde kurallar hece saymalar ağır basıyor. Sonra kapitalist toplumun aydınlanması ezilenden yana direngen umut veren şiirlere geliyoruz. Baskı dönemlerinde şiir de kendini gizliyor. Diyeceklerini sözcüklerin arasına saklıyor. İmgeler çağrışımlar düşünmeyi gerektirir oluyor. Okura daha çok iş düşüyor. Bütün bunlar olurken egemen sınıflar uzmanlaşıyor, medya ve insan psikolojisini toplumsal vicdan oluşturmayı bilinçli bir iş olarak yürütüyor. Ezilenlerin ezilmekten memnun hale getirilmesi için toplum mühendisleri her alanda çalışıyorlar. Edebiyat alanı da bunlardan ayrı değil. Ülkelerde savaştırılıyor ve yıkılmış şehirlerden insanlar göçüyorken egemenler bize yapısökümcülüğü dayatıyor. Her şeyi özünden koparıp ayırıp göç ettiriyoruz. Koparmak ve öylece ortada bırakmak, anlamı yok etmek… Zamanında bunu moda sayıp öyle yazmaya başlayanlar oldu. Öyle yazmayanlar demode sayıldı. Piyasa dergileri bu anlamsızlıklara sayfalarını açtı. Şiirlerde tireler parantezler alıp başını gitti. “Öyle de okunur böyle de” dendi.

Şiirden çıkıldı. Akıl bozuculuk başladı.

Konular sorunlar gerçeklik bağlamlarından koparıldı. Havada anlamsız salınan gerçekliği görür olduk sadece. Postmodern tarzı benimseyen şairler bir sorunu ortaya serdi ama sorunun kaynağı da çözümü de yoktu. Postmodernizmin bize ettiklerini Kopuk adlı şiirimde anlattım.

 

Kopuk

 

işte böyle söküyor

anlamını özünden
isim, edimsiz
        kök, bağlamsız kalıyor

                        sonuç bir başına, nedensiz.

nasıl soyuyor bak;

soyutlandıkça

            görünmüyor insan

                        yara kabuk tutuyor ama

                                   kabuk

kopuk yaradan.

 

 

 

 

BROY’DA POETİKA DEĞİNMELERİ

Buna karşın edebiyatın yüz akları da vardı. Direnen, gerçekçi ve toplumcu ürünler veren şairler, dergiler, kendilerini ifade ortamı buldukça düşündüklerini paylaştılar. Bu dergilerden biri de broy’du. Bu derginin bir cildinden derlediğim önemsediğim sözler seçkisini sunuyorum.

Şiir dize sayısı olarak değil, özsel olarak büyümeli.

Şiir toplumsal birimlerin büyümesi ve iç içe geçmesine bireyin toplumla ve insanlıkla bağlarının derinleşmesi genişlemesi ve yoğunlaşmasına koşut olarak, büyümeli, kendini değiştirerek yenilenmeli.

Deriz ki şiir ideoloji üretmez. İdeoloji, ozanın dünyayı kavrayışında yerini nasıl alırsa, şiiriyle de o anlamda kaynaşır. İdeoloji, ideoloji olarak durmaz şiirde. Ekmeğin, zihinsel etkinliğimizde ekmek gibi durmaması gibi. Muzaffer İlhan Erdost

…Olasıdır ki, ritmik düzenlilik, şiir için yalnızca bir uyum, hiçbir temeli bulunmayan bir işleyiş kuralı, bellek eğitici bir oyun değil, ama bir biçimdir de; bu biçim, ilkel büyü sözlerinin, seslerin ortak atımının, yüreklerin ve şiirin doğduğu çok eski büyü törenlerindeki kitlelerin kalıtıdır. Therry Molnier Çeviren: Ramis Dara (Broy, Ocak 1987)

Yeteneksizlik, başarısızlık ve yanlışlık çıplak dolaşmıyor, hep bir şeyin arkasına gizleniyor. Bu gizlenme şiirde “şiir her şeye muhaliftir”, “karşı dil”, “karşı söylem” sloganlarının altında… gerçekleştirilmek isteniyor. Bu tür sloganların ancak tarihsel ve toplumsal bir bağlamda belli anlamı olabilir; bunlardan soyutlanıp yalnızca dilsel bağlamda kullanıldıklarında “laf”tan başka bir şey değildirler. Özdemir İnce (Broy, Eylül 1986)

Ne var ki, geçmişin tarihsel bir düşünce olarak yaşanır kılınıp, tarihsel bilinçle yansıtılması demek değildir, şiiri, oyunu, romanı giderek sanatı ölümsüzleştirip klasikleştiren nitelik. Yazarın, sanat anlayışı, dünya görüşü, estetik inceliğinin yanında ulusaldan evrensele varan insancıl özün de büyük bir başarıyla ortaya konulmuş olması gerekir. Nurer Uğurlu (Broy, Temmuz 1986)

Hayattan beslenmeyen, kendini biriktirmeyen bir şiir (şair) elbette okuyucu bulmakta zorlanacaktır. Yusuf Deniz (Eski, Haziran 2005)

ANLATMA GÖSTER

Kültürler arası farklılaşmalar şiirde de farklılaşmalara yol açıyor. Bunu Japon şiiri HAİKU incelemesi sırasında fark etmiştim. En eski Japon şiir sanatı olan ve kelime anlamı doğal boşluk demek olan Haikuyu yazarken anlatma göster ilkesi bize yol gösteriyor. Ne diyeceksek dolandırmadan eğretilemelere, benzetmelere başvurmadan diyoruz. Az sözcük kullanıyoruz. Bu anlamda Ars Poetika’da söylenen ile benzeşiyor. Şiire emek verenler bu yolla didaktik olmaktan ve düz yazıya kaçmaktan uzaklaşabilir.

 

ŞİİR SANATI/ARS POETICA
Şiir apaçık ve sessiz olmalı
Yuvarlak bir meyve gibi,
Dilsiz
Eski madalyonlar evrilip çevrilirken,
Gömleğin kolu gibi- pencere önündeki
Yosun tutmuş yıpranmış taş gibi sessiz-
Şiir sözsüz olmalı
Kuşların uçuşu gibi.
Şiir kıpırtısız durmalı zamanda
Çünkü ay tırmanırken,
Dal be dal geceyi kurtararak
Dolaşık ağaçlar bırakır ardında,
Ay kış yapraklarının arkasında olduğundan.
Anı be anı zihni bırakır ardında- -
Şiir hareketsiz durmalı zamanda
Ay tırmanırken.
Şiir eşit olmalı:
gerçek olmayana.
Çünkü kederin bütün tarihi
Boş bir odagirişi ve bir akça ağaç yaprağı.
Çünkü aşk
Yassılmış çimenler ve iki ışık denizin yukarısında-
Demek istememeli şiir
Olmalı yalnızca.

Archibald MacLeish
Çeviri: Evin Okçuoğlu

 

Haiku ile ilgili çalışmalarımdan başka bir yazıda söz edebiliriz. Konumuzla ilgili kısma değindim, geçiyorum.

YENİ ŞİİR, YENİ GELEN NASIL OLACAK

Yeni şeyler üretmek demek, bir üst dil olsun diye divan şiiri benzeri bir çabaya girişip, anlamayı zorlaştırmak değildir. Ya da eski yazılanlardan (kutsal kitaplar da dâhil) sözcük imge kopyalayarak yenilik yaptığını sanmak da değildir.

GELECEĞİN İNSANI DAHA İNCE DUYGULU OLACAK

Bence sözcüğü azaltan şiirler geleceğe kalacak. Gelecekteki insan da söz ile büyülenme veya içtepisini şiirli söyleme gereksinimi duyacaktır. Bu, içsel yoğunluk nedeniyle oluşur. İçsel yoğunluk sözle, gözyaşıyla dışa çıkmak ister. Katlanılmaz olan fazla geleni şiir konumuz olduğu için sözle dışlaştırırız. Başka sanat dallarında üretenler, bunu desenle, renkle, müzikle yapar. Gelecekte şiir daha felsefi, daha kapalı- uzak imgeli, daha kısa olabilir.

Toplumsal çekişmelerde hangi tarafta yer alıyor ise o tarafın izini sürer. Zaman, hepimizi geleceğin mizanında kantarlayacak. Sonuç olarak şiir bir taraftır. Nazım Hikmet’in dediği gibi biz de başka taraflara kapılmadan ah vah diye ağıtlanmadan yolumuza devam edeceğiz. Geçmişi bu güne ve geleceğe bağlayacağız.

“Ne ah edin dostlar ne ağlayın

dünü bugüne  

bugünü yarına bağlayın”