ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

26 Temmuz 2021 Pazartesi

Didim Altınkum Yazarlar Festivali


 

Didim Altınkum’da her yıl düzenlenmekte olan YAZARLAR FESTİVALİ bu yıl 1-15 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşecek.

50’den fazla yazarın birçok ilden katılımıyla gerçekleşecek olan festival, bu yıl da Didim Belediyesi katkılarıyla Hayri Kandemir tarafından yürütülüyor. Didim’de yaşayan yazarlarımızdan Evin Okçuoğlu da bu yıl ilk kez imza günü ile festivale katılıyor.

Yazarın çocuklar için öykü, büyükler için de öykü ve şiir kitapları var. Sakın Kızma Anne, Çilekli Masal Pastası, Uçuşan Öyküler, İçi Görünen Şiirler, En Güzel Gün İçin ve Sardunya Kırıldıkça 6 Ağustos 2021 Cuma günü saat 20.30’dan itibaren Altınkum’da okurlarla buluşmayı bekliyor.

Evin Okçuoğlu İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller bölümünde Okutman olarak çalıştı ve 2004 yılında emekli oldu. Çocuk hakları ve eğitimi ile Yaratıcı Drama konularında demokratik kitle örgütlerinde çalışmalar yaptı. “Kosovalı Kız Zana” adlı bir çeviri kitabı vardır (2004 Papirüs Yayınevi). Şiirleri, Evrensel Kültür, Berfin Bahar, Amik, Çağdaş Türk Dili, Tay, Ekin Sanat gibi dergilerde yayımlandı.

13 Temmuz 2021 Salı

MADENCİLER YÜRÜYOR

MADENCİLER YÜRÜYOR

 

Evin Okçuoğlu

 

kör olası düzenek

kör etmiş gözünü

karanlıktan çıkmış madenci

düşmüş Ankara yoluna

vicdanlar yürüyor kol kola

umut çocuklar

umut analar babalar

madencinin dizine dermen oluyor

yürekte ateş cayır cayır

yürüyorum ben de düşlerim kında

gür oldukça yola revan adımlar

Ankara’ya varır da yetmez

geçer öteye düşlerimiz

geçer daha da gerçek olmaya

madenci yerin altından çıkmış

tutuşmuş yürek ateşi

dile kolay yürüyor sarsarak

madencinin çilesi yumruk

madencinin direnci çelik

gözü dönmüş düzeneğe varıp

yakarmak yok dert anlamayana

zaman o zaman değil

yürüyor madenci

sokaklarımızdan bağlarımızdan

fabrika önlerinden geçerek

geçiyor gürleşerek

madenci çıkıyor yerin altından

çilesi yumruk direnci çelik

şehirlerden geçiyor madenci
çağları aşıyor deşiyor tarihin bağrını
kazıyor tarihin dehlizinde
emeğin kanlı sayfasını
yaşadığı zulümden olma bilinç
fışkırıyor gün yüzüne
ele avuca geliyor körpe kavganın gücü
tarihi yazan el oluyor kazma sallayan el
güneşi saçıyor yer yüzüne

 

 

 

 

Umut ve Direnç

 

Umut ve Direnç

 

Evin Okçuoğlu

 

süzülen umut huzmeleri işlesin içimize

parmaklıklardan aşsın

hücrelerimize dek ulaşsın

umut filizi baş versin sofrasız öğünlerde

kuyruklarda beklerken

dermansız dizlere doluşsun umut

ansızın çöksün içimize akşam hüznünden önce

umut dile gelsin dostun dilinde

 

işte o umuttur ki basar ayağını yere

gücünü gerçekten alır

o umuttur ki yavan ekmeği yağ bal eder

yüzyıllardır birikmiş öfkelerden alır kökünü

kırılmış onurdan büyütür tomurcuğunu

o umuttur ki gölgesi şenlik yeri bir ormandır

çoğalır yürek yürek

çoğaldıkça yaklaşır gerçeğe

 

acılı çığlıklar yakarışlar söner bir bir

gün doğar yepyeni bir yeryüzüne

dökülen kan, akan ter boncuk boncuktur

çekilen acı dağlarından akar gürül gürül

yeşertir yürekleri umut

 

hayatta kalma güdüsüdür direnç

o direnç ki yüreğin en şefkatli dokunuşudur

en sevecen en üretken anadır

yeri gelir kalkar ayağa

kaldırır başını

baş kaldırır

korunacak evladıdır dünya

yarasını sarar

direnci saklıdır kovanında

öfkesi sürülmemiş tarla

isyanı kınında

umut huzmeleri işledikçe içimize

direnç boy atar yeryüzünde

 

 

Yaz Okulu 2

 Yaz Okulu 2

 

Elden Ele Oyunu

 

Saha dediğimde herkesin gözü önünde farklı bir görüntü canlanır. Yemyeşil bir çim futbol sahası, yapay çim sahası, belki de kelimenin daha farklı kullanılışları gelir akla... Çalışma alanı, iş sahası, saha çalışması gibi... Benim anlatacağım konuda her iki anlam da var. Yaz Okulu bir saha çalışmasıdır. Konumuzun geçtiği yer de bir saha; tozlu topraklı mahalle arası bir top sahası.  Yaz sıcağında serinleyecek gölgesi olmayan bir sahadayız.

 

Çevre konulu resim yarışmamızı bugün sonuçlandırıyoruz. Bu projemizi yarışma sonuçlarını açıklayarak bir sergi ile sonlandırmayı uygun gördük. Öğrencilerimize hediyeler vereceğimiz etkinliğimizi mahallenin top sahasında düzenledik. Başlarında dernekten arkadaşların olduğu öğrenci grupları toprak sahaya geliyor. İkişerli sıralar halinde yerlerini almalarını bekliyoruz. Tahta panolara resimleri asma görevini bitiren arkadaşlar top sahası kenarındaki küçük bir odacıkta genel merkezden gelen Meriç Hanım ile söyleşiyorlar. Güneşin altında bekleşen yönetim kurulundan arkadaşlar da var. Sunay Hanım geniş kenarlı şapkasıyla korunmaya çalışıyor. Şık ve modern görüntüsü varoştaki bu tozlu toprak saha ile bir tezat oluşturuyor. 

Hepimiz ilk kez bu pilot bölgede öğrencilere ve ulaşabildiğimiz velilere bilgi iletip genel kültürlerine katkıda bulunmak için çalışıyoruz. Acemi yıllarımızdayız ama çok hevesliyiz.

Alana gelen öğrenciler tamamlanınca çevre komisyonu başkanımız bir konuşma ile etkinliği başlatıyor. Ağaçların önemini anlatırken: “Şu koca top sahasında güneşin altındayız. Kenarda birkaç ağaç olsa gölgelerinde ne güzel serinlerdik. Hele meyvesi olan ağaçlar olsa bir güzel toplar yerdik. Peki, sayıları çok fazla olsa o zaman ne diyoruz?” Çocuklar “Ormaaan!” diye bağırıyor.  

Temiz hava ve temiz su kaynaklarına olan gereksinmemizi belirtirken: “Bazı şeylerin değerini bilmeliyiz; derin bir nefes alın bakalım. Ohh! Gördünüz mü, temiz bir hava soluyoruz. Denizden gelen yiyeceğimiz nedir?” “Balııık” “Eğer denizleri kirletirsek balıklar da orada yaşayamaz.” 

Sokaklarımızı ve okulumuzu evlerimiz gibi temiz tutmamızın önemini vurguluyor: “Açıkta bırakılan çöplere konan sinekler hastalık yayabilir. Temizlik o nedenle önemli.” Çöplerin geri dönüştürülmesine de kısaca değiniyor: “Plastik cam teneke ve kâğıt türlerini ayrı ayrı biriktirmekle onları toplayıp yeniden kullanıma sokmak mümkün olacak. Böylece kaynaklarımızı korumuş olacağız,” diyor.

Bu sırada bizler öğrencilerin sessizliğini sağlayarak dinlemeleri için çırpınıyoruz. Saha kenarındaki yabancılar burada ne olduğunu soruyor. Öğrencilerimiz de heyecanla “çevreciler geldi, çevreciler geldi,” diye bizleri gösteriyor. Meriç Hanımın yüzünde belirgin bir tebessüm var. Genel merkezden konuk olarak geldiği için şube üyeleri olarak onun her şeyin kusursuz bir şekilde yürüdüğünü görmesini istiyoruz.

Resim yarışmasında başarılı olan öğrencilere ödül olarak kitaplar verdikten sonra sıra tüm öğrencilere dağıtılacak hediyelere geliyor. Çeşitli oyuncak ve yapbozlardan oluşan bu hediyeleri kargaşa olmadan nasıl dağıtacağımızı düşünüyorum. Gözümün önüne kamyonlardan atılan yiyecekleri kapmaya çalışan kalabalıklar geliyor. Dağıtılan yardım malzemeleri nasıl dökülüp saçılarak ziyan oluyorlar, paylaşmak yerine kapışıp el koyuyorlar. Böyle bir itiş kakışı önlemenin bir yolu olmalı... O sırada Meral Hanımın parlak fikrini uygulamaya karar veriyoruz. Elden ele oyunu!

Öğrencilerin önce tek sıra ve yan yana şekilde dizilmelerini sağlıyoruz. Başlarına ise elindeki oyuncak torbasını tutan birer arkadaşımız geçiyor. Aynı anda sıra başından itibaren sağdan aldığını soldakilere verme şeklinde en son öğrenciye kadar oyuncak ulaşıyor. Yandaki öğrenciden gelen oyuncağa alıcı gözle bakmaya çalışıp, gözünü ondan alamazken diğer arkadaşına uzatması ve tam o sırada bir yenisinin tekrar ona uzatılmasını izlemek gerçekten çok hoş oluyor. Al ver al ver şeklinde başarılı bir uygulama ile bütün öğrencilere oyuncakları ulaştırabileceğimize sevinirken birden bir anlık bir duraksama oluyor. Kısa bir gecikme anı yaşıyoruz. Elden ele al ver kesintiye uğrayınca öğrenciler elinde torba olan öğretmene doğru atılıyorlar. O andan sonra artık tekrar eski düzenle dağıtım yapamıyoruz. Torbadakilerin bir kısmı yerlere saçılıyor; bir kısmı kopup dökülüyor; bir kısmı oyuncağa kavuşabiliyor ama kargaşada işe yaramaz hale geliyor.

Meral Hanımın bu durum için tasarlanmış bir planı bulunmuyor. Öğrencilerin yatıştırılması ile etkinlik sonlanıyor. Birkaç grup fotoğrafı çekiliyor ve dağılıyorlar.

Saha kenarındaki odaya Meriç Hanımın yanına gidiyorum. “Kusura bakmayın daha bu bölgede yeni çalışmaya başladık. Öğrencileri istediğimiz düzeye getiremedik,” diyorum.

“Ne demek, ne demek efendim, bu yaşta ÇEVRECİ kelimesini bilmeleri bile bir şeydir. Ben çok memnunum, emeklerinize sağlık,” diyor.

Şaşırıyorum. O olgun ve bilge  duruşlu hanımefendinin mutlu tebessümü bana daha kanaatkâr olmayı öğretiyor. Ufacık bir değişimden geleceğe dönük koskoca bir direnişin de doğabileceğini o zaman kavrayamasam da yıllar sonra o şehirde parktaki ağaçları kesmeyin diye başlayan bir direnişe tanık oluyoruz.

Daha sonraki dönemlerde Meriç Hanımı göremesem de uygulamakta olduğu projesini duyuyorum. Söylev’in teatral bir sunumunu  Anadolu’da  il il dolaşarak sergiliyorlar. Yıllar geçiyor... Yolda karşılaşıyoruz. Hep dimdik yürüyor. Hep yüzünde aynı tebessüm. Yakınlarda katılacağı bir etkinlikten söz ediyor. Meral Hanımın kulaklarını çınlatıyoruz. Çocuklar için “oyun ile eğitim” çalışmalarını ve pratikteki ışık saçan diğer yöntemlerini yıllardır nasıl geliştirdiğinden bahsediyoruz. Siz neler yapıyorsunuz diye soruyor bana. Yazıyorum diyorum.

 Evin Okçuoğlu

Gökyüzü

 Gökyüzü

 

Evin Okçuoğlu

 

mavi saatler hüzün sofrasıdır

sessiz ve uzaktır karaltılar bize

anlam arar dururuz arapsaçı dallarda

aşkın bitişidir çırpınan kuş kanadında

 

kuşlarla dallar birbirine karışır sonra

İstanbul çeker ak bulutları üzerine

güneş gider gölgeler biter

aşkın dokusu kalır gözbebeğinde

 

 


Çelik Ustası

 Çelik Ustası

 Evin Okçuoğlu

İnşaat işçileri büyük inşaat işini adım adım ilerletmekteydi. Zafer, İstanbul’da bir alışveriş merkezinin şantiyesinde çelik montaj işlerini yapıyordu o zamanlar. 1200 işçinin yaklaşık 300’ü ona bağlıydı. Her gün onlarca işçi iş başı yapıyor bir o kadarı işi bırakıyordu. İşçiler şantiyede üç bölgede kurulmuş konteynerlerde kalıyorlardı. Her konteyner 3x7 metre… Bir konteynerde ranzalarda on iki kişi konaklıyordu. Normalde dört kişiden fazla olması sakıncalı…

“Nefes almak mümkün değil; sadece nefes alındığı zaman on beş dakika sonra oksijen tükeniyor. Kış aylarında kapıyı pencere de açılamıyor. Soğuk, yorgun ve oksijensizlikten bitap düşen bedenleri çarpıyor.”

Sadece konteyner değil, plastikten yapılmış şantiye çadırlarında da yüz elli, iki yüz kişi yorgun argın geceliyordu.

Bir arada yaşama kurallarını kendi içlerinde yavaş yavaş oluşturmalarına yardım eden Zafer, demir ustasıydı. Aslında mühendislik eğitimi siyasi görüşü nedeniyle yarım kalmıştı. Olaylı yıllar geride kalmış, dünya görüşü ise geride kalmayıp bir ışık gibi yolunu aydınlatmayı sürdürmüştü.

“Tuvaleti önce ben temizledim. Koğuşu paspas yaptım. Onlar gibi küfrettim. Onlar gibi döke saça yedim içtim.

Uyurken horlayana hoşgörü gösterdim. O da bana hoşgörü gösterdi. Yağmurda çatıda çalışana yağmurluğumu verdim. Kendim hasta oldum; o da farkına vardı.

Yaptığım işte ustalığımı gösterdim. Arkamdan kuyu kazanların sesini kestim. Dedikodu yapanlarla konuşmadım. Selamı esirgedim; dedikodumu yapanlar kendileri gelip özür dilediler.

Demirciler, ustasına saygı gösterir. Gelenektir; yazılmamış kuraldır. Onların sessiz lisanını bilirsen onlarla anlaşmak kolaydır.”

Güncel politika haberleri kafamı karıştırdığında hemen ona danışırdım. Beni güncelin içinden çeker çıkarır, konuya genel bir perspektiften bakarak daha genel bir süreci açıklardı. O zaman her şey netleşirdi. Olanın ardındaki yazılmamış haberi görmeyi her zaman çok iyi başarıyordu. Okuduklarını yaşadıkları ile birleştirip anlamlandırmıştı. Öyle olmasa bu kadar başarılı tahliller yapamazdı. Daha doğrusu artık onun kimliği kişiliği o kitaplardan süzülmüş ve ortaya Zafer çıkmıştı da diyebiliriz.

Zafer şantiyeyede çalışmaya başlamadan iki hafta önce barınaklarda yangın çıkmıştı. Elektrikli ısıtıcı ile veya sac bidondan soba ile ısınmaya çalışırken çadır yanmış, neyse ki sadece yaralılar ile atlatılmış, ölen olmamıştı. Çadır mı daha güvenli, konteyner mi diye karşılaştırınca; çadırdan kurtulmak daha kolay, yırtarsın kaçarsın. Konteyner yanıyorsa kaçmak zordur çünkü sıcaktan genleşen kapı kasaları sıkışır ve açılmaz olur. Konteynerde çıkan duman ve is boğar zaten; yanmaya kalmadan zehirli gazdan ölünür.

Her zamanki gibi yüksek tempolu bir iş günüydü. İşçi ihtiyacı vardı. Zafer’in yanına harita teknikeri geldi.

“Ağabeyimin acil işe ihtiyacı var Abi.”

“Kaç yaşında, mesleği var mı?”

“Mesleği yok.”

Ali’nin mesleği yok. Yaşı 34. Güçlü kuvvetli. Erzincanlı. Hayatı boyunca çobanlık yapmış. İnşaatlarda kazma kürek sallamış. Hamallık yapmış. Koyunlara bakmış. Kardeşlerini okutmuş. Kendi okumamış.

Zafer’in “Olsun. Gelsin,” dediğinin ertesi günü geldi Ali… Kapı gibi bir dev!

“Neler yaptın bu güne kadar?”

“İnşaatta kazma kürek işleri, hayvan otlatma, yük taşıma, böyle işler.”

“İşimiz zor ve ağırdır… Bilir misin bizim işleri? Kardeşin anlattı mı hiç?”

“Tahmin ediyorum ama hiç yapmadım. Zorluk sorun değil. Alışığım ağır işe…  Yaparım.” Böylece anlaştılar. Zafer ne derse onu yapacaktı.

Ali eşinden ayrılmıştı. Ekonomik sıkıntılar yüzünden hayatının olmayan düzeni de bozulmuş yuvası dağılmıştı. Kardeşinin yanına gelmiş ama o da İstanbul’da başkası ile ortak ev paylaşıyordu. Orada fazla kalamazdı. 

Ali işe başladı. Düzgün ve düzenli çalışıyordu. Son derece gayretliydi. Söyleneni çabucak kapıyor ve en ağır işleri bile gık demeden yapıyordu.

Zafer de bir yandan Ali’nin sınırlarını yokluyor, ne zaman hangi şartlarda isyan edecek ya da biat edecek diye gözlüyordu. Zorlu işlerde biat edenlerin daha kolay uyum sağladığını ve takım çalışması başarılarının da yüksek olduğunu deneyimlerinden biliyordu.

 Uyumlu bir takımı kurmak için bazen en aykırı adamların en çarpıcı özelliklerini dikkate alarak takım kurardı. Öyle hep çok gol atan adamlardan oluşan takım kesinlikle başarılı olamazdı.

Takımdakilerin bazısı Ali gibi kuvvet ve inada dayalı ama öğrenmeye açık insanlardan olurdu. Bazıları da tilki kadar kurnaz ve pratik zekâlılardandı. Kimisi de olgunlaşmış, mesleki bilgisini geliştirmiş insanlardı. Ekipte her biri birbirini etkiler, hepsi birbirinden etkilenirdi. Ama en önemlisi tüm bunları bir araya getiren iradeye önce mesleki olarak sonra da bunun arkasını dolduran akla biat etmeleriydi.

Herkes sorumluluğu hisseder ve bu sorumluluk öncelikle takımın işini hakkını vererek yapması demekti. Eksik adamın yeri hemen bir başkası tarafından doldurulurdu.

Şantiye devam ediyordu. Şantiyede iş düzeninden rahatsız olanlar vardı. İş içerisinde türlü kurnazlıklar ile Zafer’in dünya görüşünü öğrenip, bunu ona karşı kullanmak için harekete geçenler oldu. Zafer hep tetikte yaşamak, adımlarını ona göre atmak zorundaydı. Her an başına binanın üst katından bir cisim düşebilirdi.

“İşçiler sert çalışma koşullarında kendilerinden daha sert olana itaat etmek üzerine otoriter bir yapılanmaya alışıktır. Farklı birini gördüklerinde hemen onu sınamaya kalkışırlar. İşle sınarlar, bilgiyle sınarlar, kendileri ile sohbet ederken sınarlar, deneyimlerini anlamaya çalışarak sınarlar, bazen daha ileri gidip işi yanlış yaparak senin onu anlayıp anlayamayacağını görmek ve sınamak gafletinde bulunurlar. Oralara birilerinin tanıdığı, hemşerisi, akrabası, siyasi uzantısı, çıkardaşı, kardeşi olarak gelenler; var olan mevcut düzenin bozulacağını hissederler. Alışılmışın sınırlarını zorlayacak birisi midir? Yoksa değil midir anlamak isterler.”

Ali birkaç ay içerisinde mesleğin bazı püf noktalarını gelip sorarak ve fiilen uygulayarak öğrenmeye başladı. Zafer, yanına adam katıp Ali’ye sorumluluk vermeye başladı. Ali başardıkça hoşlandı, gayretlendi, saygısı arttı. Gayretiyle niteliği arttıkça ücretine zam aldı.

Artık işin sonlarına doğru yavaş yavaş ayrılma vakti gelmeye başladı.

Ali Zafer’den kaynak yapmayı öğrendiği için gitti başka bir işte çalışmaya kaynakçı olarak başladı. Kalacak yeri yoktu. Zafer, şantiyenin koğuşunda bir ay açıktan el altından barınmasını sağladı.

Zafer de Teoman adındaki başka arkadaşıyla beraber Aksaray’da bir bekâr odası tuttu.

Hava alanında uçak hangarlarının yapısal çelik deprem güçlendirme işini almıştı.

Aksaray’dan gelip gidiyorlardı. İki gün geçmedi telefonda Ali:

“Abi kalacak yerim yok!” 

Oda iki kişilikti. Tuvalet binada ortaktı. Banyo, tuvalette ibrikle yapılıyordu.

Zafer: “Gel,” dedi. Üç kişi; iki yatak! İki kanepe arasına yere yatak serdiler. Ali’yi yatırdılar.

Ev sahibinin haberi yoktu. Adam başı para alıyordu. Ali, kaçak gelip yatıyordu.

 

Günübirlik kazanıp yiyen Ali ile yemekler ortak yendi. Sabah herkes işine gidiyordu. Ali sık iş değiştiriyor, bazı işten parasını alamıyordu.

Yine öyle oldu. Ali bir yerde çalıştı; parasını alamadı. Onun için epey bir paraydı. Adamlar Ali’yi kovalamışlar parayı vermemek için arıza çıkartmışlardı.

“Alalım bu parayı…”

“İyi, hadi gidelim.”

 Üç arkadaş gittiler. Şantiyede adamlara kafa tuttular. Parayı verin deyince ortalık karıştı.

 Güvenlik geldi. Zafer, ana şirketin proje müdürüne çıktı. Durumu anlattı. Ali’nin parasını aldılar. Almasına aldılar ama Ali’nin ayarları hayatın oyunlarına karşı bozulmaya başladı.

İkiyüzlü riyakâr olanlar, bir de büyük kentin yıldırıcı sahtekârlığı…

Ali, kendine göre planlar yapmaya başladı. Gizli telefon konuşmaları, bağırış çağırışlar, Zafer’den saklamaya çalışsa da dikkat çekti. Bir sıkıntısı vardı Ali’nin…  Bu böyle olmayacak dedi Zafer çekti kenara…

“De bakalım nedir bu hal hele anlat.”

“Büyük kardeşim, bakalım büyütelim satalım para kazanalım diye aldığım 50-60 tane koyunu satmış. Parasını da yemiş. Köyde çobana baktırıyordum koyunları.”

Koyunları alan Ali, baktıran Ali… Köydeki ev de kardeşlerin ortak malı.

Bir gece bekâr odasına geç vakit geldi Ali. Zafer bir şeyler sakladığını hissetti. Yatma vaktiydi. Ertesi gün işe gideceklerdi.

Birden bir şakırtı ile gözünü açtı Zafer.

Ali’nin elinde bir silah vardı!

Bir kutu mermi, bir tabanca almış Ali hazırlık yapıyordu. Kardeşini vuracaktı!

 Zafer tam dört saat konuştu, dil döktü.

Ali anlıyor ama kendisine yapılmış ihanet olarak algılıyordu. Bu hıncını ancak böyle gidereceğini söylüyor, geri adım atmıyordu.

Zafer son söz olarak ona eğer böyle bir şey yaparsa gözünde artık hiçbir değerinin olamayacağını söyledi.

Ali’nin içindeki fırtınayı durduramayacağını biliyordu. Yine de denedi…   Olmadı.

Ali iki gün hiç gelmedi fakirhaneye… Sonra yine bir gün geldi bir gece kaldı ama Zafer hiç konuşmadı, selam dahi vermedi.

O da laf olsun diye Teoman’la konuştu…

Bir hafta sonra bir Pazar günü kapı çaldı. İki tane sivil polis Ali’yi sordu.

“Kendisi yok nedir mesele?”

“Kardeşini vurdu, haberiniz yok mudur?”

Ölüm yok yaralıymış. Adamın durumu iyi dediler. 3,5 yıl ceza almış. Elbise gönderdiler Silivri’ye. Köyde ne var ne yok Ali cezaevindeyken satılmıştı. Babası sağlığında tapuyu, okumuş adam tapu işlerini biliyor diye, tapuda çalışan- vurulan- oğluna vermiş.

Aradan yıllar geçti.

Geçen yıl Zafer Sanayide bir proje işinde çalışıyordu. Yüzü gözü kapalı maskeli biri fabrikanın içinde eline sarıldı… Elini öpmeye çalışıyordu. Kapı gibi bir adam, kaynakçı…

Kaynakçılar dumandan etkilenmemek için yüzlerini sarıp gözler hariç kapatır.

“Hele dur sen kimsin?”

Adam aldırışsız, sarıldı kucakladı kaldırdı havaya Zafer’i.

“Özür dilerim, affet.”  

“Ali, sensin… Yanlış yaptın… Keşke olmasaydı. Kaybettiğin yıllara değer mi?”

“Sayende meslek sahibi oldum. Birinci sınıf kaynakçı oldum. Kardeşim yapmadı, babam yapmadı senin yaptığını.”

Ukrayna’ya gitmiş orada evlenmiş. Anadili gibi Rusça öğrenmiş. Eşiyle Rusça konuşuyordu.

Tersane bölgesinde oturuyormuş. İyi rakamlara çalışıyormuş.

“Artık sen benim dedemsin.”

Ali şimdilerde düzenin adaletsizliğini artık daha net görüp yüksek sesle söylemeyi becerebilen bir insan olarak hayatına devam ediyor…

Laf arasında Teoman’ı sordu …

“Üç ay önce öldü iş kazasında!”

 

6 Şubat 2021 Cumartesi

LAVANTA

 


Lavanta

 

Evin Okçuoğlu

 

Bakır taslara dizilmiş

Kuru lavantalar

Ve elimizde kokusu

Okşanmış olmaktan kalan

Geride dipdiri mor tarla

Uçsuz bucaksız sevi ovasında

Bir daha görmeli gidip

Bu kez fotoğraf da çekme

Avucunda toprak olsun

Gözünde mor haresi çiçeğin

Dizlerinin üzerindesin

Kısa bir serüven hayat

Uçsuz bucaksızlıkta

Belki buruk bir lavanta kokusu 

Savrulup estikçe 

Alımlı adımların rüzgârında

Gün gelir adımlar durur

Ama yine yeşerir sevi sürgünleri

Başka avuçlarda koktukça

Yaşar lavanta

17 Ocak 2021 Pazar

KOPAK


 

Kopak

Fotoğraf çekmeyi, hem doğa ve insanlarla birlikte olmak, hem de değişik yerler görmek açısından çok güzel bir uğraş olarak gördüm… Yine de fotoğraf çekmek benim için amatör bir heves olarak kaldı.  Birkaç fotoğraf grubu ile bazen de doğa yürüyüşçüleriyle çıktığım gezilerde hep fotoğraf çektim. Zamanla çekim konularımı kümeleştirdim. Merdivenler, kapılar, ahşap dokular ve makro detaylar da çektim. Yazdığım şiirlerle çektiğim fotoğrafları besledim. Fotoğraf çeken dostlar edindim. Muhteşem güçlü fotoğraf makineleriyle profesyonelliğe varan çekimler yapan arkadaşlarımın eserlerine hayran kaldım. Karma sergilerde yer alan fotoğraflarımla gururlandım.
Gidilen kırsal bölgelerde karşımıza çıkan yerli halktan kişilerle merhabalaşıp portre çekimi izni alıyorduk. Kimi yerlerde artık fotoğrafçılara poz vermek meslek olmuştu. Ben yine de oranın yerlisi kişilerle kısa da olsa bir sohbet edebilirsek seviniyordum. Tabii bu gezilerin çevreyi tanıma, öğrenme ve en önemlisi doğa ile iç içe yaşayanlara özgü bilgeliklerin farkına varma gibi katkıları da oluyordu.
Sonunda bu serüvende tanıdığım Mahmut beni imrendiren fotoğrafçılık öykülerini anlatmaya başlayınca içimde kıpırtılar başladı. Yıllar önce Türsab dergi için Akşehir’e Nasrettin Hoca Derneği başkanının çağrılısı olarak gittiğinde Mahmut’un yaşadıkları ve çektiği fotoğraflar hâlâ aklımda… Bana uzun uzun bahsettiklerini size de anlatmak isterim. Mahmut söylesin dinleyelim:

“Akşehir Belediye başkan yardımcısı Ahmet arkadaşımdı. 2-3 gün boyunca Akşehir’in her tarafını fotoğrafladım. El sanatları, eski evleri, tarihi eserleri ve Nasrettin Hoca mezarını… Bir gün Ahmet: Gel seni Eber gölüne götüreyim hem yüzen adaları çekersin hem de balık tutarız dedi. Yüzen adalar bana çok ilginç geldiği için atladık gittik. Bir de ne göreyim Eber gölü kıyısında Roman aileler sazlardan kendilerine kalacak yerler yapmışlar ve gölden çıkardıkları bir bitki ile sepet örüyorlar. Sazlardan değil de gölden çıkan ince bir bitki var onunla örüyorlar.
Eber gölü Afyon Seka tesislerinin atıkları ile yıllarca zehirlendi ve kamışlıklar tabandan zamanla kopuyor ve rüzgârın etkisiyle bütün kopaklar bir şekilde yüzüyorlar.
Göl tabanı zamanla çürüyor ve kamışlıklar dipten kopuyor o nedenle kopak deniyor onlara… Bazı kopaklara balıkçılar barakalar yapmışlar.
Fotoğraf için inanılmaz bir ortamdı. Neyse Ahmet ve tanıdığı balıkçı ile sandalla yüzen adalara gittik su kuşları ve yüzen adacıkların fotoğraflarını çektim. Dönüşte Roman vatandaşların başı olan kişi ile tanıştık ama adamcağız huysuz aksi fakat çevresindekiler çay ikram ettiler. Ben de onlara: Önümüzdeki hafta Nasrettin Hoca festivali var Gelin Akşehir’de size bir stant kuralım sepetlerinizi filan satarsınız, dedim.
Bu arada çocuklar göl kıyısında su yılanları v.s ile oynuyorlar ama sefalet diz boyu idi.
Neyse ben yine de hem teklifimi yaptım hem de ben İstanbul vosvos Kulübü kurucusuyum festivalde buraya 50 araba ile gelip kamp kuracağız dedim Adam umursamaz bir halde bizi yolcu etti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Romanların başı Şerif beni barakasına çağırdı ve 3 tane çek uzatarak (toplam bedeli 5bin lira): Dayım bunlar benim işime yaramıyor al bunları sen bu kadar adam gezdiriyorsun lazım olur, dedi.
Şerif tekrarladı: Al bu çekleri benim işime yaramıyor bu kadar adam gezdiriyorsun sana lazım dedi. Şaşırmıştık. Böyle bir güzelliği öz kardeşlerimden en yakınlarımdan görmemiştim. Teşekkür ettik. Onlar da festival esnasında 150 civarında sepet satmışlardı. Sabah vosvoslarla birlikte ayrılırken bütün arabalara birer tane minik sepetçik hediye ettiler.
Ayrılırken Şerif: Dayım bak kızımın sonbaharda düğünü var sizi Salihli/Urganlı’ya davet ediyoruz mutlaka gelin, dedi.
İstanbul’a döndükten sonra düğün tarihi yaklaşırken vosvos Kulüpte karar verdik üç araba Salihli Urganlı’ya gittik düğün hediyelerimizle birlikte. Aman Allah’ım bize bir ilgi bir izzet bir ikram. Nefis bir roman düğünü yaşadık ve İstanbul’a döndük. Şu an hâlâ Şerif’le telefonlaşırız. Şerif artık Çanakkale Çan da yaşıyor.”

 

Kucak

 

KUCAK

 

Evin Okçuoğlu

 

asılı kalmış havada kucaklaşma hevesi

soluğumda duman is kokusu  orman

yine de durmuşum kol kola kenetli

ida’da ve nerdeyse tüm yurtta

kucak dolusu acılı yitiği bırakıyoruz anı toprağına

sürüyoruz hayatı ileri

sürüyoruz geleceğin hasadına

gökte umut gezegenleri

fısıldıyor körpe dal/ göz kırpıyor yıldız

çocuksu bir gülüş takılmış yüzümüze

dünya tekrar ana kucağı gibi

 

ÖLÜM GEZEGENİNDE YAŞAMAK

 

ÖLÜM GEZEGENİNDE YAŞAMAK

 

Evin Okçuoğlu

 

Gözümü diktim güzel güne

Umuda sarıldı harflerim

Çöküş dedim çürüme dedim evet

Ölüm gezegenine dönüşmeden önce

“Acı” sözü yetmez olunca

Diller dönmedi anlatmaya

Sözcükler aradım derin yıkımlara

Bozgunlara kıyımlara açlığa da

Anlamlar suskun kaldı anlatmada

İşte yine sızıyordu bulut arasından güneş

Ama başka anlamlar yüklüydü

Hayat olacağına kuraklık oldu

Açlık oldu bereket vereceğine toprağa

Kar desen keyifli yosma tanesi

Geceye süs değildi artık

Sessiz çıtırtısız soğuk bir soba karşısında

Daha işveliydi donuk bakışları örten

Saçağını savuran paçavra

Artık kanıksanmıştı çaresizlikten intihar

Tablo kötü dedi ressam

Tuval berbat kokuyor

Başından beri dediğim geliyor aklıma

Çare hep çaresizliğin yanında

Kurulmuşuz göz göze gelemeyenler

El ele veremeyenler sofrasına

Bırak bu edebiyatı usta

Ayıkla pirincin taşını

Hani tavındaydı demir

Kıvamındaydı hamur

İşte bozulup çürüyor

Yoğurup döven yoksa.

Gözaltındayız

 

Gözaltındayız

 

Evin Okçuoğlu

 

gittikçe sığmaz olduk gözaltılara

ellişer yüzer binlere vardık

atıldıkça işten atıldık ekmek kavgasına

sığmaz olduk tecride kapalıya

sığmaz olduk kıskaca cendereye

oturma eylemleriyle yürüyüşlerle çoğala çoğala

gittikçe sığmaz olduk bu güne

gittikçe dünya dönüştü hapishaneye

değiştirdik kaderimizi sınır aşırı

sığıntılıktan çıkıp sahibi olduk dünya vatanının

dünya herkese yeter dediği gibi büyük ozanın

kurduk güzelim kurduk bilinçle yarını

23 Temmuz 2020 Perşembe

Yaz Okulu 1 Özlem Abla


Yaz Okulu 1 Özlem Abla
Öykü
Evin Okçuoğlu
“Onun annesi orospu” sözü sınıfta çınladığında bir an sanki beynim durdu. Sonra hızlı bir tarayıcı çalışmaya başladı. En uygun yanıtı saniyeler içinde bulup vermem için yıldırım hızında düşünceler aktı. Sonunda yanıtı buldum. Sakin bir sesle, “olabilir... herkesin annesi özeldir,” dedim.
Düzenlediğim yaz okulunda İngilizce dersindeyken başıma gelen bu olay beni derinden etkiledi. Üzerinde düşünmeme neden oldu.
O yaz okulumuzun şimdiye kadarki yaz okullarından farkı, hem anneli babalı okul çevresinden gelen çocukların hem de bitişikteki yetiştirme yurdu çocuklarının bir arada olmasıydı. Yetiştirme yurdu öğrencilerinin Antalya’daki kamptan dönmeleri ile iki hafta boyunca sakin bir şekilde yürüyen yaz okulumuz bir anda bir karmaşanın içine düştü. Yaş gruplarına göre yeni katılanları sınıflara dağıttık. Müzik, resim, Türkçe, İngilizce dersleri yanı sıra satranç da oynuyorlardı.
Bizim yaz okulu kurallarımız derneğimizin ilkeleri doğrultusunda oluşmuştu. Öğrencilerimiz hem eğleniyor hem de öğreniyordu. Özellikle zorlama, bağırma, vurma veya ceza verme yoktu. Herkes olumlu ve sevecendi. Eğitmenlerimiz Eğitim Fakültesi öğrencileri veya öğretmenler bazen de lise mezunu dernek üyesi annelerdi. Amacımız yaz boyu çocukların sokak avareliğinden kurtularak verimli zaman geçirmeleri ve kendilerine sunulan ortamda gelişmelerine katkıda bulunmaktı.
Gelin görün ki, okulun yönetiminde üstesinden gelemediğimiz sorunlar oluştu. Öğretmenlik yıllarım boyunca hiç karşılaşmadığım bir kitle ile karşı karşıya idim. Öğretmenlerim ikiye bölünmüş; yetiştirme yurdu öğrencileri ayrı eğitilmeli diyenler ve hepsi birlikte eğitilmeli diyenler gruplaştı. Veliler ve çocukları küfürlü kaba davranışlı öğrencilerden yakınıyordu, buna karşılık yetiştirme yurdu çocukları da bizim suçumuz ne bizi hep dışlıyorlar diyorlardı. Yaşı küçük olanlar tokyolarını da çıkarmış yalınayak yere basıyor, sıraya değil duvar diplerine yere oturuyorlardı.
Bütün bu karmaşa içinde öğretmenler odasında her gün görüştüğümüz bir eğitmen abla, Özlem Abla vardı. Zamanından önce kapatmak zorunda kaldığım bu yaz okuluna o damgasını vurdu.
Özlem Abla sınıftan çıkınca onunla birlikte çevresini saran öğrencilerle birlikte odaya geliyor, koltuğuna oturunca da çocuklar çevresini sarıyordu. Kimisi tepesinden eğiliyor saçını okşuyor, kimisi kucağına çıkıyor, kimisi koltuk yanlarından uzanıp koluna dokunuyor, bir şeyler soruyordu. Özlem Abla hiçbir şekilde onları terslemiyordu. Sorularına sakince yanıt veriyor, gülümsüyordu. Sanki bir melek inmiş de tüm çocuklara sınırsız, koşulsuz sevgi ırmağından sevecenlik akıtıyordu.
Özlem Abla öğretmenler arasındaki tartışmaya da hiç girmiyordu.
Belki de daha okulundan mezun olmadan bütün öğrendiklerini aşan bir şekilde doğaçlama bir içtenlikle davranmaktaydı.

 Derste kulağımda çınlayan o sözlerin nedenine dönersek; Yetiştirme yurdundan bir kız öğrencimizin her anlattığımı, öğrettiğimi çabucak kavradığını görmüştüm. Onun daha da gelişmesine katkısı olur düşüncesiyle “teneffüste gel de sana yardımcı kitaplar vereyim,” dedim. Sözlerim biter bitmez başka bir kız sınıfta şok yaratan o sözü söyledi. “Onun annesi orospu!” Demek ki normalde belki de hiç sorun olmayacak bir özel ilgi yetiştirme yurdu çocukları açısından sorun olabiliyordu. O öğrencimiz, bir şekilde çekememezlik duygusuyla o sözleri söyleyivermişti. Benim durumu düzeltme çabasıyla söylediklerim ve dersin akışını sürdürüşüm ile teneffüse vardık. Kendi açımdan bu bana ders oldu. Olumlu anlamda bile olsa birisini öne çıkarmak ayrımcılık gibi algılanıyordu.
Daha önce de başka bir olay dikkatimi çekmişti. Bir öğrencinin saçını okşamak için başına elimi uzattığım sırada aniden başını bir refleksle kaçırmıştı. İrkilerek bana bakan kara gözler, o yaz bana çok şey öğretti. Ona vuracağımı sanmış olmalı... Eğer bir ödülmüş sanıp bir kişiye diğerlerinden farklı bir tutum takınırsanız sınıfın diğer kalan kısmına bu bir cezadır. Okşayacaksak hepsinin saçlarını okşamalıyız. Ayrıcalıklar acıtıcı oluyor.
Herkes dersini aldı mı bilmem ama o yıl yaz okulu sonrası yetiştirme yurdundaki bir öğretmen kızımız ile görüşme fırsatım oldu. Ondan öğrendiklerim çok ilginçti. “İnanır mısınız hoca hanım, akşamüzeri oluyor, herkes elinde bir jeton, Özlem Abla’ya telefon kuyruğunda! Dolap kapaklarında Özlem Abla fotoğrafları...”
Özlem Abla bir idol olmuştu... Belki de tek kazanımımız buydu. Öğrenciler en çok ihtiyaçları olan güven duygusu ve sevgiyi almışlardı. Kendi payıma ben gereken dersimi aldım.
Çocukların ayrı mı birlikte mi yetiştirilmeleri konusunda yine de kafam karışıktı. Deyim yerindeyse yaşadığımız bu fiyasko sonrası yardım almam, birilerine başvurmam gerekiyordu. Deneyimli bir psikoloğun konferansında yaşadığım bu olayı kısaca özetledim. Sorumu sordum. Çalışmamızın başlıca hatası, kısa sürede çok beklenti içinde olmamızdı. Hem yazar hem de psikolog olan hocamız köy enstitülerinden de söz ederek bana bir kitap önerdi. Anton Makarenko’nun Yaşam Yolu adlı eseri...