ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

18 Ocak 2019 Cuma

KEDER GRİSİ


ASIL GERÇEK


MOR SEVİNÇLER DÖKÜLÜR GECEYE


KASKET


Kasket

“İskuhi geri dön dere kırmızı akıyor.”
Bu dere Yozgat’ın Boğazlıyan’ındaki deredir. Yıl 1915.
İskuhi’nin kocası Garbis’i almışlar. Sabahtan beri ses seda çıkmayınca İskuhi de eşini aramak için yola düşmüş. Karşıdan telaşlı adımlarla gelen kadınlar “İskuhi geri dön dere kırmızı akıyor,” diyerek onu geri döndürmüş.
Gel zaman git zaman İskuhi’nin oğlu Kerop dokuz on yaşlarında Samatya’ya gelmiş. İnşaat işlerinde çalışarak hayatını kurmuş. Kerop’un oğlu Sahak’a inşaat işleri ağır gelmiş olacak ki o da Püzant adlı kasket ustasının yanında çalışmaya başlamış. Askerliğe kadarki süreçte bu zanaatı öğrenmiş. Askerlik sonrası Püzant’ın desteğiyle kendi atölyesini açmış. Onno da babası Sahak’ın yanında başlamış çalışmaya. O gün bu gündür aradan geçen yıllarda baba mesleği sürüp gidiyor. Yılların atölyesi, Eminönü’ndeki handa, sekiz köşeli kasketten erkek şapkasına evrilerek yaşıyor.
Onno bir yandan kameramanların “Kasket Atölyesi- Geçmişten Günümüze Zanaatlar” belgesel çekimi için atölyesinin girdisini çıktısını, işleyişini anlatıyor, arada aile hikâyesini ekliyor. Söyleşi uzayıp gidiyor.
Eminönü semti kalabalık dar sokakları ve yüksek kemerli kapılardan avlulara girilen büyük hanları ile ünlü… On sekizinci yüzyıldan kalma üç katlı Büyük Yeni Han’ın hemen yakınında Sümbüllü Han ve Büyük Valide Han var.  
Atölyenin bulunduğu handa kasket atölyesi dışında bakır ve gümüş işleme atölyeleri de var. Bakır dövenlerin tokmak seslerine zamanla kulaklar alışıyor. Gümüş gondollar aynalar da burada işleniyor. Bakıra gümüşe vurulan çekiç sesleri birbirine karışıyor. Sipariş arttıkça tokmak sesleri hızlanıyor.
Yüksek taş merdivenleri çıkıyorum. Burada zift sürülmüş metale çekiçleme yaparak şekil veren usta Tomas ile tanışıyorum. Yanında çok kısa bir süre kalıyorum. Onun paylaşacağı söyleyeceği ne çok bilgi, birikim var ama o sadece metal kabartma olarak yaptığı Hazreti Ali tablosunu işaret ediyor. Sessiz bir övünme geçiyor gözünün ferinden. Ellerinde sabır ve el uzundan bir ağırlık var. Her göz odada bir usta, sanki canlandırmalı bir müzede görebileceğimiz mumyadan insan maketleri gibi çıkıyorlar karşıma.  Çevremde yılların izini hissediyorum. Basıla basıla aşınmış taş basamaklardan inerken daha da eski zamanlara gidiyor, yüzyılları duyumsuyorum. Birden han o zamanlara doğru canlanıyor. Aşağıdaki avluda atlarını dinlenmeye bırakıp yukarıdaki odalarda konaklayan adamların karaltısı geziniyor çevremde… Mum ışığını, gaz lambasını söndürüp solgun uykulara dalıyorlar. Sonra taş duvarlardan fışkıran bitkilerle yeni bir biçim almış dış duvarları görüyorum Sıvası dökülmüş iç kubbeler ve boyana boyana kalınlaşmış tarihi demir kapılara bakıyorum. Ve sonunda üst katlardaki bölmelerin tavan pencerelerinden gelen gün ışığı handaki gerçekliğe döndürüyor beni.
İsmail ustanın diğer handaki atölyesine girdiğimde sanki bir film çekimi için orada bekliyorlarmış duygusuna kapılıyorum. Oysa seksen yaşında işinin başında olan usta, sekiz köşeli kasket yapımını da, kendi iş yerini de canlı tutmak adına orada direniyor. Kullana kullana metali parlamış olan eski dikiş makinesine takılıyor gözüm… Hemen izin alıp makinenin başına geçiyorum. Dikiş makinesine dokununca sanki sihir başlıyor. Bir kenarda ikili olarak iç içe istiflenmiş sekiz köşelilerden birini başıma takıveriyorum. Saman sarısı tarlalarda bir ırgat, köy kahvesinde bir masaya bırakılıp yavaşça alnının terini silen bir köylü belirip kayboluyor. Sessiz ve vakur bir yoğunluk sarıyor çevremi. Yüzyıllardır sınanarak edinilmiş bilgeliğin başında taç oluyor kasket…  Bana Cumhuriyetin ilk yıllarını anımsatıyor. Zamanda gidip gelmelerden düşlerim yorgun düşüyor.
Ne var bunda, eninde sonunda bir şapka deyip geçer insan. Ama bir şapka dikimi için 33 işlem gerektiğini öğrenmek bana çok şaşırtıcı geliyor. Onno için sıradan olan bilgileri dinliyorum. Gedikpaşalı Ohannes bir yandan kesim makinesini çalıştırıyor ve kesime başlıyor bir yandan anlatıyor. Altı çeşit kalıpla kumaş kesiliyor. Siper dikilmesi, şapka çatısı dikilmesi, düğmesi, çıtçıtı derken birçok el değişe değişe ütü ve paketleme aşamasına varılıyor.

Dünya öyle bir gidişte ki dalga dalga vuruyor krizler. Bu krizler yoksulu daha yoksul edip varsılın varını koruyor. El sanatları, zanaatları ve diğer emek verilen her iş giderek belgesel olarak anımsanır oluyor.
Anadolu esnafı mal almaya sabah erken iniyor Sirkeci’ye diye, Onno’nun babası hep yedide atölyeyi açarmış. O da babadan gördüğü gibi sabah yedide açıyor iş yerini. Babadan gördüğü gibi disiplinli, babadan gördüğü gibi borcuna, sözüne sadık…
Handa bir haftadır tokmak çekiç sesi duyulmaz olmuş. Kameralar, çekimler, söyleşiler bitmiş.
Gelecek kaygısı insanları çıkarcı ve sevgisiz yapmış. O yüzden sevgi dolu yüreklerde arz var talep yok. Ama yine de Onno’nun yüreği sevgi jeneratörü gibi çalışıyor.
İnsanları ve insan emeğini sevgi jeneratörlerimizle ayrıştırmadan seviyoruz. Yüzyılların acılarını, emek ezimlerini sevgi gözelerimizle yıkıyoruz. Bir yanda yürek kirleten nefret varsa, bir yanda da biz yürek arıtanız.
Dünya paylaşım savaşları hiç, sizi yağmalayacağız diye çıkmamış. Birbirine düşürme yönteminin panzehiri birbirine düşmemekten geçiyor. Bu da sevgiyi üretmekle olacak.
Elimizde Anadolu’dan Hrantların, Onnoların yüreği, Denizlerin umudu ve inancı, Pakistan’dan Iqbal Masihlerin boyun eğmeyişi ile ağıtlara yer olmayan bir dünya için geleceğe bilinç pırıltımızla yürüyeceğiz.


29 Kasım 2018 Perşembe

BABAMA



yaşamak güzel dediniz 
yalnızlık zor dediniz
beden göçe hazırdı
direttiniz
yaşama azminizi ve direncinizi yitirmediniz

hesaplar yapılır kemale erme yaşlarında
hatalar doğrular evirip çevrilir
hepsi nadide bir eser gibi elimizde kalan
biraz keşke
biraz uf aman
biraz iyi ki almışız tutam tutam hayattan

Evin  Okçuoğlu

BULUT VE GÜNEŞ





herkes işinde gücünde kardeşim
sevgili avuçlarında eller
tüttürülmekte cigara
evren bir bulut kafesinde tutsak bize
güneş herkese herkesten uzak

Evin Okçuoğlu

HAYIR OLSUN



nabzını tutmuşum sokağın
gitsin gitsin gitsin artık
tik tak tirik trak
gidici gidici gidici
diye atıyormuş nabzı

geçmişte
durmuş gidicinin kalbi
iki kere
sonra çalışmış yeniden
dönmüş başı hileyle hayırken evete

bu kez sokağın nabzı
meydanlarda
kıyılarda
köyün şehrin ortasında atıyormuş
hem de hayır olsun
selam olsun geziye
aylardan haziranmış yine

Evin Okçuoğlu


KURŞUN BAKIŞ



aşkı yüreğinizde eritip
mermiyi sürersiniz gözlerinize
bir kurşun bakışla vuruluruz biz
siz nasıl dersiniz
acıyla aşk ikiz


Evin Okçuoğlu

KIVAMINDA




yürekleri yakma kıvamından
kendini ateşe vermeye
tutuşa tutuşa el ele olmayı öğrenme kıvamına
düşüp düşüp tersanede inşaatta
kazara ölmelerden sözüm ona
öfke korolarının buluşmasına
kupkuru tamtakır eli boş dönmelerden bu ay da
ayma kıvamına
yılma kıvamına
yeter kıvamına
aşırı doz kriz kıvamından
sabır tansiyonunda fırlama
sokakları basan yoğun çaresizlik sellerinden
yüksek basınçlı onur patlamasına
diz üstünden ayağa doğrulma
yana yana kâğıt
el yaka
tüte tüte borç
dağı aşa
dünya titreşiyor silkinme kıvamında
emek gücüyle koşuyor son maratonda
yeniden kurulmaya

Evin Okçuoğlu
2018 Eylül



sonbahar kış


yürürken ağaç altında
yaprak hışırtısı
sonbahar kış olunca
karda botların gıcırtısı


Evin Okçuoğlu

KEDER GRİSİ


martılar teknelerin tepesinde yine
çığlıklarla çekilir ağlar
ekmek kapısıdır sular
dişinde bir tutam yeşil
İstanbul’da gri eser boğazın rüzgarı
herkes biliyor yazmayalım der şair
keder yüklü şilepler geçer içimizden
aşk tutulmasında karışır oltalar
Evin Okçuoğlu

KADINLAR


okşandıkça yatışan tüyler gibidir 
aramızda akışıp duran huzur
gökten bir parça koparır giyer
yol alır gider zaman bir uçtan bir uca

göze gelmiş aşkların yakasında
mavi göz boncuğu her damla
taşın içinde saklanan dirençle
aşkla göğüs gerer kadın hayata

kadınlar geliyor düşleri savura savura
kadınlar geliyor koşar adım bir masaldan çıkarak
deviniyor büyülü dansında 
yumuşak bir mavilikte yavaşça kıvrılarak
 
girilmez yazan kapılardan sızıyor
solgun ve ciddi göğün altında
ince bir akşama sarınıyor sonra
uzanıyor kadın fısıltısı tarihin kollarına
Evin Okçuoğlu
fotoğraftaki tabl: HATİCE NALBANT

broy'da POETİKA DEĞİNMELERİ


BROY’DA POETİKA DEĞİNMELERİ

Şiir dize sayısı olarak değil, özsel olarak büyümeli.
Şiir toplumsal birimlerin büyümesi ve iç içe geçmesine bireyin toplumla ve insanlıkla bağlarının derinleşmesi genişlemesi ve yoğunlaşmasına koşut olarak, büyümeli, kendini değiştirerek yenilenmeli.
Deriz ki şiir ideoloji üretmez. İdeoloji, ozanın dünyayı kavrayışında yerini nasıl alırsa, şiiriyle de o anlamda kaynaşır. İdeoloji, ideoloji olarak durmaz şiirde. Ekmeğin, zihinsel etkinliğimizde ekmek gibi durmaması gibi. Muzaffer İlhan Erdost

…Olasıdır ki, ritmik düzenlilik, şiir için yalnızca bir uyum, hiçbir temeli bulunmayan bir işleyiş kuralı, bellek eğitici bir oyun değil, ama bir biçimdir de; bu biçim, ilkel büyü sözlerinin, seslerin ortak atımının, yüreklerin ve şiirin doğduğu çok eski büyü törenlerindeki kitlelerin kalıtıdır. Therry Molnier Çeviren: Ramis Dara (Broy, Ocak 1987)

Yeteneksizlik, başarısızlık ve yanlışlık çıplak dolaşmıyor, hep bir şeyin arkasına gizleniyor. Bu gizlenme şiirde “şiie her şeye muhaliftir”, “karşı dil”, “karşı söylem” sloganlarının altında… gerçekleştirilmek isteniyor. Bu tür sloganların ancak tarihsel ve toplumsal bir bağlamda belli anlamı olabilir; bunlardan soyutlanıp yalnızca dilsel bağlamda kullanıldıklarında “laf”tan başka bir şey değildirler. Özdemir İnce (Broy, Eylül 1986)

Ne var ki, geçmişin tarihsel bir düşünce olarak yaşanır kılınıp, tarihsel bilinçle yansıtılması demek değildir, şiiri, oyunu, romanı giderek sanatı ölümsüzleştirip klasikleştiren nitelik. Yazarın, sanat anlayışı, dünya görüşü, estetik inceliğinin yanında ulusaldan evrensele varan insancıl özün de büyük bir başarıyla ortaya konulmuş olması gerekir. Nurer Uğurlu (Broy, Temmuz 1986)
Hayattan beslenmeyen, kendini biriktirmeyen bir şiir (şair) elbette okuyucu bulmakta zorlanacaktır. Yusuf Deniz (Eski Haziran 2005)

ŞİİR SANATI/ARS POETICA
Şiir apaçık ve sessiz olmalı
Yuvarlak bir meyve gibi,
Dilsiz
Eski madalyonlar evrilip çevrilirken,
Gömleğin kolu gibi- pencere önüdeki
Yosun tutmuş yıpranmış taş gibi sessiz-
Şiir sözsüz olmalı
Kuşların uçuşu gibi.
Şiir kıpırtısız durmalı zamanda
Çünkü ay tırmanırken,
Dal be dal geceyi kurtararak
Dolaşık ağaçlar bırakır ardında,
Ay kış yapraklarının arkasında olduğundan.
Anı be anı zihni bırakır ardında- -
Şiir hareketsiz durmalı zamanda
Ay tırmanırken.
Şiir eşit olmalı:
gerçek olmayana.
Çünkü kederin bütün tarihi
Boş bir odagirişi ve bir akça ağaç yaprağı.
Çünkü aşk
Yassılmış çimenler ve iki ışık denizin yukarısında-
Demek istememeli şiir
Olmalı yalnızca.

Archibald MacLeish
çeviri: Evin Okçuoğlu

Şiir ile ilgili genel yazılar yazılıp durmakta. Herkes şiiri kendisine göre tanımlamakta. Yazdıklarıyla “işte şiir böyle olur” demekte.
Yapısöküm modasına uyarak dil/sözcük sökümleri, kırmaları, tirelerle yatık çizgilerle parantezlerle sökülüp dikilen anlam çoğaltmaları ya da gizlemeleriyle  bir bilmeceye dönüştürülen şiirin artık sesi soluğu da kesilmekte...
Şiir oysa sesli okunmalıdır. Yüzyıllardır bu böyle... Sözlü tanıklığın belirleyici olduğu dönemlerin estetiğidir şiir. O nedenle ezberlenmesi kolay olsun diye bir mantık akışına, uyağa, hatta nefesin bittiği yere bir durağa ihtiyaç duyulur.
Yeni şeyler üretme zamanı şimdi. Bundan anladığımız ne? “Söz”ü kırıp sarmak mı yenilik? Ya da bir üst dil olsun diye divan şiiri benzeri bir çabaya girişip, anlamayı zorlaştırmak mı? Ya da eski yazılanlardan (kutsal kitaplar da dahil) sözcük imge kopyalayarak mı yenilik yapılacak?
Deneysel arayışlar elbette şiirin ufkunu geliştirecektir. Ancak şiirin sesinin ve soluğunun kesilmesi, onun geri dönüşsüz olarak susmasına neden olması; en büyük darbe budur şiire
Yenilik yalnızca biçimde değil aynı zamanda içerikte de olmalıdır. Ama şiirdeki biçimsel yenilik,  başka bir formun bozulması –dejenerasyonu- olmamalı. Şiirin kendi içinden çıkmalı.   Şiir formunu felsefenin veya başka bir edebi alanın, başka metinsel düzlemlerin bir formu olarak kullanabilirsiniz. Bu başka bir şeydir.
İçerik imgeli ya da imgesiz olabilir. İmgesiz şiir de olur, oyunsuz, şaşırmasız, yalvaçlığa soyunmayan.
Buna en güzel örneklerden biri Jacques Prévert’in Bir Kuşun Resmini Yapmak İçin adlı şiiri bence:

Önce bir kafes resmi yaparsın
Kapısı açık bir kafes
Sonra kuş için
Bir şey çizersin içine
Sevimli bir şey
Yalın bir şey
Güzel bir şey
Yararlı bir şey
Sonra götürür bir ağaca
Asarsın bu resmi
Bir bahçede
Bir koruda
Ya da bir ormanda
Saklanır beklersin ağacın arkasında
Ses çıkarmaz
Kımıldamazsın
Kuş bazen çabuk gelir
Ama uzun yıllar bekleyebilir de
Karar vermezden önce
Yılmayacaksın
Bekleyeceksin
Yıllarca bekleyeceksin gerekirse
Resmin başarısıyla hiç ilişiği yoktur çünkü
Kuşun çabuk ya da yavaş gelmesinin
Geleceği olup da geldi mi kuş
Çıt çıkarma yok
Kafese girmesini beklersin
Girdi mi kafese fırçanla
Usulcacık kapısını kaparsın
Sonra kuşun bir tüyüne dokunayım demeden
Bütün kafes tellerini teker teker silersin
Yerine bir ağaç resmi yaparsın
Dallarının en güzeline kondurursun kuşu
Tabii ne yapraklarının yeşilini unutacaksın
Ne yellerin serinliğini
Ne de yaz sıcağındaki böcek seslerini
Otlar arasında.
Sonra beklersin ötsün diye kuş
Ötmezse kötü
Resim kötü demektir
Öterse iyi olduğunun resmidir
İmzanı atabilirsin artık
Bir tüy koparırsın usulca
Kuşun kadından
Ve yazarsın adını resmin bir köşesine.

Bu şiirde bir imge olmamakla birlikte bütünde anlamsal bir şiirsellik var. Birkaç sözcüğün üstüne inşa edilmiş veya birkaç sözcüğe hapsedilmiş bir imge yerine anlama yayılmış bir şiir var.

Şiir kimsenin değildir. Hepimizi geleceğin mizanında kantarlayacak.


14 Ekim 2018 Pazar

YÜRÜYÜŞ


Yürüyüş yapmak iyi geliyor sana, daha zinde oluyorsun. Bak bugün erken çıkıp ne kadar dolaştın. Mavi saati yakaladın sabah sabah. Kıyıda yürüyorsun. Herkesin bir kıyısı vardır sanma. Şehrinin içinden bir nehir geçeni var, denizi olan bir şehirde yaşayanı var ama bir de bundan yoksun olanı var. Sen şanslısın diyelim. Şehrin havası sabah erken daha temizdir. Yürürken ciğerlerine bol bol doldur. Deniz havası işlesin içine. Marmara süt liman olur bu saatte. Işıkların bir kısmı sönmüş, bir kısmı daha yanmaktadır. Kendine bir hedef koyup yürümek en iyisidir. Akşam saatinde de yürüyebilirsin. Ama o zaman işten dönenlerle seni karıştırmamak lazım. Belki bu saatte ne dolaşıyor bu kişi salına salına derler. Çünkü onlar bir an önce eve varma telaşındadır. Şimdi ışıklı tabelalarda gözün, bir harfi yanmıyor bozuk, kaç gündür hep aynı. Mağazalar erken mi boşalıyor ne! Şehir erken ıssızlaşmaya başladı. Krizden diyorum sana. Tabelalarda harf eksik, içeride müşteri eksik, ceplerde para, raflarda ürün hep eksik işte. Gönlünde bile bir sevdiceğin yok. Eksiklik diz boyu sende.
Ama eksiksiz bir gözlem gücün var. İnsan sarrafı mı oldun nedir. Öyle düzgün insanlara rastlamıyorsun epeydir. Bakışları kurnaz, ellerini cebimize daldıracak gibi duruyorlar. Sahte işler peşinde olduğunu gizlemekten yüzlerine bir donuk gülüş konmuş hiç kalkıp gitmiyor. Yengeç gibi yan yan uzaklaşacaksın bunlardan. Bir de çocukları gözlemliyorsun yolun parklardan geçerse. Onlar ne güzel, ne masum ve ne acemiler. Hayatın ilk yıllarını farkındalık olmadan yaşıyorlar. Sen onlarda umudu görüyorsun. Geleceği onların ellerinde düşlüyorsun.
Bazen yerdeki çöpleri yadırgayan bir çocuğu göklere çıkarasın geliyor. Bazen bir diğerini annesinin tartaklamasına sessiz isyanın fırlıyor göklere. Ne çaresiz kalıyor insan değil mi? Aslında bu bir tür işkence izletme işkencesi gibidir. Örnek olsun otobüstesin ve bir anne kucağında bebeği ile binince hemen nasıl kıpırdanıyor ortalık. El edip gel otur hanım kızım diyorlar. Diyelim ki tam tersi oldu yer veren yok. Yükselt sesini, ayaktasın sen de… Medeni cesaretini topla bir gün, bebekli anneye yer verelim de. Ya da çocuğunun huysuzlanmasına kızan bir anneye kaldırımda ders ver. Kal sen burada madem ben gidiyorum demesin. Sakince konuşsun anlasın derdini. Yürüyüşe çıkmak şehri kolaçan etmek kolay değil bak! Muhatap oluyorsun bin bir çeşit olaya… Geçen gün de caminin etrafında dizilmiş oturan kadınlar dikkatini çekti. Erkekler camide namazda mıydı nedir! Genelde bu banklarda yaşlılar oturuyor değil mi? Evet onlar da ayrı bir âlemler. Emeklidir çoğu, kahvelere de gidemezler akşama kadar otur çay çay çay para dayanmaz. Evde de hanım istemez bütün gün otursunlar işlerine engel olsunlar… E ne yapsınlar iki ağaç altı bulunca hemen oradaki banka oturuyorlar. Ellerindeki bastona abanmış yandakiyle iki kelime konuşuyorlar. Namazları abdestleri tuvaletleri Kızılay arabasından çorbaları da hep orada hallediyorlar. İlçe meydanında akşamı eder onlar sen yürümene bak… Ama nasıl yürüyeceksin, bu kaldırımlar kaç gündür taş döşenemedi, onarımdalar. Onarım bitene kadar o taraflarda bank da yok. Ayaktasın. Dinlenmek için bir kafeye girip sade kahveni iç bari. Yanında su ve çikolata geliyor. Bu şekilde kahve sunumu eskiden Kıbrıs’ta varmış. Şimdi ise her yerde kahveler var ve mis gibi kokuların çekimine uğruyor insan.
Dönüşte eve bir iki palamut da al bari de balık mevsimini kaçırma. Madem başladın sürdüreceksin bu sağlıklı hayat, sağlıklı beslenme konusunu… Anlaşılan bunu yaşam biçimi haline getirmeye kararlısın. Sana tavsiyem dostlar edin kendine, sosyalleş biraz. Girip çık topluluklara eşin dostun olsun. Çok yalnızsın sen. Yoksa kafelerde komşu masadakilerle merhabalaşıp iki kelime olsun sohbet etmeye bu kadar meraklı olmazdın. Ben anlıyorum seni. Zordur yalnızlık. Sokaklarda çarşıda pazarda dolaşıyorken pek anlaşılmaz. Eve gelince de hemen anlamazsın. İşlerini yapıp da biraz soluklanınca elin bir telefona gidecek, kimi arasam diyeceksin, anan baban yok, eşin dostun kimseni rahatsız etmemek adına aramaya çekinirsin.
Çocukların var. Evli barklı iş güç sahibiler. Sen şimdi al kalemi yaz, bak nasıl oyalanırsın. Başla işte nereden başlayayım demeden sırala işte. Gözlem gücün iyidir senin. Hani bugün toplayıcı çocuk karşıdan gelip tam yanından geçerken dilendi ya onu yazabilirsin işte. Açız yemek alacağım abla , açız abi biraz para versen… Açız deyince akan sular duruyor sende, yalan bile olsa irkiliyorsun o sözü bu denli rahat söyleyişlerine şaşarak bir yüz ifadesi takınıyorsun, onlar anlıyor iş çıkmayacağını dönüp gidiyorlar. Gittikçe artan yoksullaşma seni derin derin düşündürüyor. Bunu yaz işte. Endişelisin gidişattan. Senin doların da liranın da ne düzeyde olduğu kimin battığı kimin çıktığı konuları ilgini çekmiyor. Sen başka boyuttan bakıyorsun. Gerçekten aç olup da açım diyemeyen yığınları yazabilirsin o halde. Kalitesiz gıdaları bile 5- 10 lira verip alacak parası olmayanların gizli soluk benizli açlığın karşına dikilip donuk donuk baktığını gördün. İnsanlar zombileşiyor mu ne diye geçti içinden.
İnsanlık onurunu çekip aldıkları ile alamadıkları aynı sokaklarda, sırt sırta yaslanmış evlerde ya da tütmeyen bacalarından ev olduğu anlaşılmayan barakalardalar. Bir ateş yakıyorsun içinde. Senin kalemin tutuşuyor. Yanık karanfiller dökülüyor gözlerinden. Saçların düşüyor yüzüne. Elin kalkmıyor. Şehirleri geziyor yüreğinle dolaşıyorsun, il il tarıyorsun loş kasabaların ıssızlığında kollar kırılıp yen içinde kalıyor. Görüyorsun yürekle. İlleri aşıyor, ülkelerden taşıyorsun. O yüzden şehirlerin isimleri olmuyor senin yazdıklarında. Sınırları geçince de yolun dönüp dolaşıp göçmen mahallelerine, işçi barakalarına, tersanelere düşüyor. Konteynerlerde işçiler tahtakurularıyla boğuşmuyorsa bile havasızlık içinde susuzluk içindeler. Camiler bitiyor kilometre kareye bir cami düşmüyor oralarda belki ama bu kez satılık kiliseler gözüne çarpıyor. Cemaatsiz kilise sahibinden satılık diye gülecek gibi oluyorsun. Senin ardında bıraktığın şehirlere sığınıyor başkaları. İnsanlar göçüyor diye yazıyorsun. Kimisi şehirden şehre, kimisi ülkeden ülkeye kimisi dünyadan göçüyor.
Ama sen böyle bitirmezsin sözü. Ölümle değil zaferle biter senin sözün. Çünkü gerçek öyle derin bir sömürüyü gösteriyor ki, yüreğinde sızıların diniyor. Öfken bir isyan habercisi. Zombiler insanlaşıyor sen yazdıkça. İnsanlık onuru öne geçiyor elinde bayrak. Ekmekten önce onur diyor afişler. Sen yazıyorsun. En büyük puntolarla geçiyor haberler: ekmekten önce onur isteyenler yürümeye başlıyor. 
EVİN OKÇUOĞLU

28 Ocak 2018 Pazar

ben kimim VİDALARI SIKMAK


BEN KİMİM(Mart 2014 İnsancıl dergisinde yayınlandı)



VİDALARI SIKMAK

Evin Okçuoğlu

29 Ekim 1923’ten tam dokuz ay önce anne rahmine düşmüş olan annemden söz edeceğim. İlkokuldaydım. Öğretmen 10 Kasımda okunmak üzere Atatürk şiirleri getirmemizi ödev verdi. Ben de eve gelince bu ödevden anneme söz ettim. Annem o gece sabaha kadar evdeki tüm Atatürk ile ilgili kitaplardan şiir aramış. Hiçbirini ona layık bulmamış. Oturmuş kendisi bir şiir yazmış. Şiirinde “Taptaze Cumhuriyeti soludum doğarken” demesinin nedenini doğum tarihi olan 30 Temmuz 1924’ten dokuz ay geri sayıp 29 Ekim 1923’e varıldığını yıllar sonra fark edince, anladım. 1966’da yazdığı bu şiiri okul törenlerinde okudum.

Ona anneler gününde kardeşimle benim adıma alınan bir hediyeyi/elbiselik bir kumaşı verdiğimizi anımsıyorum. O gün için üzüntüm, o tek hediyeyi annemize benim elimden değil de kardeşimin elinden vermemiz nedeni ile kendimi sanki kendi adıma hediye sunamamış hissetmem olmuştu. Ağlayarak evden çıkışımı hatırlıyorum. Elimde iki buçuk lira ile dükkânların kapalı olduğu o Pazar günü bakkaldan çikolata alıp eve dönmüştüm. Çikolatayı yeterli görmemiş olmalıyım ki bir de minik şiir yazmıştım. Böylece kendime ait hediyemi anneme verip elini öpmüştüm. O ilk şiirimdi. Şimdi anımsamıyorum.  Annemin şiirinde geçen Atatürk’ün “dinlenmek için yürümeye karar verirseniz asla yorulmazsınız” sözü benim için her zaman geçerli olmuştur.

 Atatürk Sevgisi



Bir Atatürk vardı çocuğum

Ben O’nun kurduğu O’nun beslediği,

Taptaze Cumhuriyeti soludum doğarken.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Anneme, babama okuma yazma öğretti,

Ben henüz bebekken.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Gözü gönlü cumhuriyet dolu

Cumhuriyet dendi mi,

İçi titriyordu

Ben o Cumhuriyet’le büyüdüm çocuğum.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Türklükle öğünen

Türklüğe güç veren

Türkü cihana, O tanıttı çocuğum.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Siyasetçiydi, askerdi,

“Bu vatanı devrimler yükseltecek” derdi.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Düşmanın yenemediği,

Sultanın baş eğdiği,

Kadını çarşaftan kurtardı,

Festen de erkeği.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

“Gençler…” diyordu

“Ufukların ötesini görünüz

Dinlenmek için, yürümeye karar verirseniz

Asla yorulmazsınız.

Yorulsanız bile, beni takip ediniz.”



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Onun izinde yürüdük, yürüdük.

Yorulmak bilmedik. Bilmedik amma,

Bir sonbahar günü onu kaybettik.



Bir Atatürk var şimdi çocuğum. Benim

O’nu benim sevdiğim gibi, sevebilirsen eğer

Sana vereceğim.

Atatürk nasıl sevilir?

Atatürk’ü sevmek kolay değil.



Bir Atatürk var şimdi çocuğum,

Verdiklerini geri istiyor.

“Beni sevmek için, beni anla” diyor.

Atatürk’ü anlamak kolay değil.



Bir Atatürk var şimdi çocuğum,

“Devrimlerimi tanı” diyor.

“Devrimlerimi koru” diyor.

“Devrimlerimi yaşat” diyor

O zaman sen de bir Atatürk’sün çocuğum.



Muhadder Okçuoğlu/1966



Bu şiiri nasıl okumam gerektiğini de bana kendisi öğretmişti. Okuyuşumdaki vurgular, susmalar, tonlama hep onun dediği gibidir. Bu arada, şiirini okuyabilmek önemli bence… Kendi yazdığına kendi inancı olmalı insanın ki topluluklar önünde gürül gürül okuyabilsin.

Geçmişten geleceğe kurulan köprüde ilerlemeye devam ediyorum.

Yıllar içinde ben yürüyüşümü sosyalizm bilimselliği ile yoğrulan bir süreçte ilerleyerek sürdürdüm.

Sen benim sarhoşluğumsun
Ne ayıldım
Ne ayılabilirim
Ne ayılmak isterim
Başım ağır
Dizlerim parçalanmış
Üstüm başım çamur içinde
Yanıp sönen ışığına düşe kalka giderim…

                                                              Nazım Hikmet

Beni çok iyi anlatan bu dizelerin Nazım’a ait olduğunu bile bilmediğim yıllardı. Bu şiiri defterlerimin kapaklarına, mani defterlerime yazdım. İlkgençlik günlerinde bir sisli arayış içinde kendi kendime yol alırken Türkiye İşçi Partili can yoldaşlarım oldu. Hem kişilik hem de bilimsellik ve insancalık dostçalık bir arada idi o ailede. Yıllarca süren dostluktan bana pırıl pırıl bir dünya görüşüne sımsıkı sarılmak kaldı. Onlar göçüp gittiler. Anneme yazdığım son dizeler onun öldüğü gün yakalarımızda idi.

Yaşamla ölüm arasındaki

sonsuz alışveriş annemizi aldı.

O bir mayıs çiçeği olarak

sevgimizle sonsuza dek yaşayacak

TİPli ağabeyim için yazdığım şiir ise:

Sek Sek Yürek

İsmet Ercan'a



Sek sek yürek

ortada pay edilememiş ekmek

şaşmak kapışana somunu didik didik ederek

buyur etmek, azı çoğa sayarak

azından kendi payını belirlemek

sevgi en değerli iyelik

sevdikçe varsıl, sevgiyle arı, en çok da çocukları

kolay mı açlığı mideden yüreğine sektirmek

sonra da yürekten yüreğe alabildiğine sek sek

insandan insana tek tek bilinç götürmek

sayfaları didik didik ederek.



İsmet Ağabeyimizin eşi Şükran Ablamıza yazdığım ve sağlığında sunduğum şiirim ise Aynı adını taşıyordu.



Hatırlar mısın,

Aynı rüzgarla gelen

Saman kokusuna binip

Gitmiştik o bildik köye.

Aynı günbatımını bölmüştük yüreklerimize.

Yüzyıllar öncesinden

Dipten derinden gelen

Aynı hüzün patlamasıyla

taşmıştık birbirimize.

Aynı sevinçti seninki de

Kayanın arasından fışkıran,

Bir demet pembe umuttuk.

Aynı hayırları haykırdık gökyüzüne.

Hatırlar mısın?

Hep aynı acılarla yanan gözlerde buluştuk seninle.



Şimdi artık umut inanç ve sevgi üzerine konuşma zamanı.

Umut, toprağa ekilen tohumun yeşermesi beklentisi

İnanç; havanın, toprağın ve tüm diğer koşulların yolunda gideceğine ve tohumun yeşereceğine güvenmek.

Sevgi; tohumu ekerken, toprağı çapalarken, yağmurda gelişmesini izlerken, yeşeren meyvesini tadarken bizi gayretli yapan duygu, diye not almıştım.

Ben kendi doğrultumda şiirleri şimdilik iki şiir kitabında ve öyküleri bir kitapta toparladım. Günler bana iki pırıltı verdi. Çocuklarım oldu. Onlara annelik eğitimimi ve her güzel anımı borçluyum. Yedi çocuk kitabımla başladığım edebiyat sürecimde görüşlerimi şöyle sıralayabilirim: En sıradan şeyin bile öyküye konu olabileceğini düşünürüm. Öyküyü oluşturan birikimlerimiz, bazen kendi yaşamımızdandır. Çoğunlukla da bir öykü kurgusu içine gözlemler, düşler, küçücük etkiler bırakmış olan tanıklıklar da girer. Aslolan ise bütün bu birikimin birbiriyle bağlantılarının iyi kurularak kurgulanmasıdır. Büyükannelerimizin yamalı bohçaları gibi... (Şimdilerde peçvörk deniyor) Renk renk, şekil şekil kumaşlar yan yana bitişir ama ne kadar uyumludurlar.

Öykünün romandan farkı bütün bir yaşamı baştan alıp bir sona kadar anlatmak yerine hayattan kesit vermesidir. Çehov buna önünden geçerken bir pencereden içeride görülendir diyor.

Şiirle ilgili görüşlerimi zaman zaman yazıyorum. Postmodern işgale karşı edebiyatı korumak gerekiyor. Şiirde amaç imgeler üretme yarışına dönünce şiir nereye gidiyor diye düşünüyorum. Ruhsuz imgeler zekice sözcük birleştirmeler…

Şiir nerede oluyor o zaman?

Düşünmeye sevk eden bir karikatürden farklı olarak alımlayanda, aferin bak ne güzel buluş dedirtmenin ötesinde bir duygu bir titreşim bırakması gerekmez mi şiirin?



Umut inanç ve sevgiyi önemsediğimi belirttim, evet, biraz da ölenlerimizden söz etmeye son verip, yaşama geçerek, umudu ve yaşamı savunalım. Bakın, babam dipdiri 90 yılını bitirmiş ve her gün saatli maarif takvimi yapraklarını koparmayı iş edinmiş, gazeteden önemsediği yerleri kesip biriktirmekte. Yakasındaki Atatürk rozetini göstererek yanıt vermekte hangi partidensin sorularına… Bir şeylerden kopmak en çok yaşlılar için zordur. Babam dededen kalma chpliliğinden kopma noktasında ve onların, Atatürk partisi olma noktasından hızla uzaklaştığını gördüğü için, arayışlar içinde…



Bana gelince, ben bu günlerde arayışlardan çok bir tür saptayışlar içindeyim. Politik hayatta oluşturulan platformlar çatılar derken şimdi de cepheler dönemi başladı. Cepheleri oluştururken vidaları gevşek bırakılmış bir çatı altında toplanınca çatının çökmesi hiç de beklenmedik bir şey olmaz. Peki, vidalar nasıl sıkılır? Vidaları sıkmak demek, ilkeleri birer güzel söz gibi söyleyip kalabalık toplamak değildir. Vidaları sıkmaya yarayan güç emekçi sınıfların gücüdür. Onların demokrasisi olan proletarya diktatörlüğünü iktidar perspektifinin tam ortasına yerleştirmektir. Yoksa gevşek vidalarla kurulmuş olan her cephe dağılır.

İşsizler, emekliler ve gençler güçlerini ve sınıfsal konumlanışlarını emekçi sınıfın ideolojisi ve öncülüğü ardına dizmek durumundadır.

Vidaların sımsıkı olmasını; Türkiye’nin ilerici, devrimci tarihini oluşturan geçmiş yapı taşlarına bu günü ekleyerek ve yarını hedefleyerek ilerleyecek olanlardan istiyorum, hatta, yiğit insan Behice Boran’ın Şili Halkı ile Dayanışma Gecesinde (Şilili yurtsever devrimciler için özgürlük talebi hakkında konuşurken) dediği gibi İSTEMEKTEN DE ÖTE TALEP EDİYORUM.

Nazım’ın Şeyh Bedrettin Destanı şöyle bitiyor:
Bana Ahmed:
Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz, demişti.
Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed’in dostu, arkadaşı, kardeşi olduğunu söyliyenler, benden istenen sizden de istenendir.
Ahmed’e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları, Karaburun ve Deliorman yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar,

Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
Dünü bugüne
bugünü yarına bağlayın!

diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzım.
İthaf şiirleri ile başladım, son ithafla bitireyim:

*ÇİÇEK AÇTIRAN

Yalçın Küçük’e



yolladığımız armağan vardı mı özlerinize

düş sellerimizdir

esansı sevgiden kaynağı göz pınarlarımızdan

kabara kabara dalga dalga Yalçınlarla kavuşan



canımızdan akıttığımız direnç suyuyla

düş ile sevda ile dayanırız Yalçınlarca

dayanamayız esirliğin onurlardaki kirine

yıkarız biz yıkarız, bilim ile sanat ile yıkarız

duvarlara çiçek açtıran güçle

sonsuzca yaşatırız onur anıtlarımızı





* Berfin Bahar dergisinde yayınlandı sayı 175- Eylül 2012