ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

14 Ekim 2018 Pazar

YÜRÜYÜŞ


Yürüyüş yapmak iyi geliyor sana, daha zinde oluyorsun. Bak bugün erken çıkıp ne kadar dolaştın. Mavi saati yakaladın sabah sabah. Kıyıda yürüyorsun. Herkesin bir kıyısı vardır sanma. Şehrinin içinden bir nehir geçeni var, denizi olan bir şehirde yaşayanı var ama bir de bundan yoksun olanı var. Sen şanslısın diyelim. Şehrin havası sabah erken daha temizdir. Yürürken ciğerlerine bol bol doldur. Deniz havası işlesin içine. Marmara süt liman olur bu saatte. Işıkların bir kısmı sönmüş, bir kısmı daha yanmaktadır. Kendine bir hedef koyup yürümek en iyisidir. Akşam saatinde de yürüyebilirsin. Ama o zaman işten dönenlerle seni karıştırmamak lazım. Belki bu saatte ne dolaşıyor bu kişi salına salına derler. Çünkü onlar bir an önce eve varma telaşındadır. Şimdi ışıklı tabelalarda gözün, bir harfi yanmıyor bozuk, kaç gündür hep aynı. Mağazalar erken mi boşalıyor ne! Şehir erken ıssızlaşmaya başladı. Krizden diyorum sana. Tabelalarda harf eksik, içeride müşteri eksik, ceplerde para, raflarda ürün hep eksik işte. Gönlünde bile bir sevdiceğin yok. Eksiklik diz boyu sende.
Ama eksiksiz bir gözlem gücün var. İnsan sarrafı mı oldun nedir. Öyle düzgün insanlara rastlamıyorsun epeydir. Bakışları kurnaz, ellerini cebimize daldıracak gibi duruyorlar. Sahte işler peşinde olduğunu gizlemekten yüzlerine bir donuk gülüş konmuş hiç kalkıp gitmiyor. Yengeç gibi yan yan uzaklaşacaksın bunlardan. Bir de çocukları gözlemliyorsun yolun parklardan geçerse. Onlar ne güzel, ne masum ve ne acemiler. Hayatın ilk yıllarını farkındalık olmadan yaşıyorlar. Sen onlarda umudu görüyorsun. Geleceği onların ellerinde düşlüyorsun.
Bazen yerdeki çöpleri yadırgayan bir çocuğu göklere çıkarasın geliyor. Bazen bir diğerini annesinin tartaklamasına sessiz isyanın fırlıyor göklere. Ne çaresiz kalıyor insan değil mi? Aslında bu bir tür işkence izletme işkencesi gibidir. Örnek olsun otobüstesin ve bir anne kucağında bebeği ile binince hemen nasıl kıpırdanıyor ortalık. El edip gel otur hanım kızım diyorlar. Diyelim ki tam tersi oldu yer veren yok. Yükselt sesini, ayaktasın sen de… Medeni cesaretini topla bir gün, bebekli anneye yer verelim de. Ya da çocuğunun huysuzlanmasına kızan bir anneye kaldırımda ders ver. Kal sen burada madem ben gidiyorum demesin. Sakince konuşsun anlasın derdini. Yürüyüşe çıkmak şehri kolaçan etmek kolay değil bak! Muhatap oluyorsun bin bir çeşit olaya… Geçen gün de caminin etrafında dizilmiş oturan kadınlar dikkatini çekti. Erkekler camide namazda mıydı nedir! Genelde bu banklarda yaşlılar oturuyor değil mi? Evet onlar da ayrı bir âlemler. Emeklidir çoğu, kahvelere de gidemezler akşama kadar otur çay çay çay para dayanmaz. Evde de hanım istemez bütün gün otursunlar işlerine engel olsunlar… E ne yapsınlar iki ağaç altı bulunca hemen oradaki banka oturuyorlar. Ellerindeki bastona abanmış yandakiyle iki kelime konuşuyorlar. Namazları abdestleri tuvaletleri Kızılay arabasından çorbaları da hep orada hallediyorlar. İlçe meydanında akşamı eder onlar sen yürümene bak… Ama nasıl yürüyeceksin, bu kaldırımlar kaç gündür taş döşenemedi, onarımdalar. Onarım bitene kadar o taraflarda bank da yok. Ayaktasın. Dinlenmek için bir kafeye girip sade kahveni iç bari. Yanında su ve çikolata geliyor. Bu şekilde kahve sunumu eskiden Kıbrıs’ta varmış. Şimdi ise her yerde kahveler var ve mis gibi kokuların çekimine uğruyor insan.
Dönüşte eve bir iki palamut da al bari de balık mevsimini kaçırma. Madem başladın sürdüreceksin bu sağlıklı hayat, sağlıklı beslenme konusunu… Anlaşılan bunu yaşam biçimi haline getirmeye kararlısın. Sana tavsiyem dostlar edin kendine, sosyalleş biraz. Girip çık topluluklara eşin dostun olsun. Çok yalnızsın sen. Yoksa kafelerde komşu masadakilerle merhabalaşıp iki kelime olsun sohbet etmeye bu kadar meraklı olmazdın. Ben anlıyorum seni. Zordur yalnızlık. Sokaklarda çarşıda pazarda dolaşıyorken pek anlaşılmaz. Eve gelince de hemen anlamazsın. İşlerini yapıp da biraz soluklanınca elin bir telefona gidecek, kimi arasam diyeceksin, anan baban yok, eşin dostun kimseni rahatsız etmemek adına aramaya çekinirsin.
Çocukların var. Evli barklı iş güç sahibiler. Sen şimdi al kalemi yaz, bak nasıl oyalanırsın. Başla işte nereden başlayayım demeden sırala işte. Gözlem gücün iyidir senin. Hani bugün toplayıcı çocuk karşıdan gelip tam yanından geçerken dilendi ya onu yazabilirsin işte. Açız yemek alacağım abla , açız abi biraz para versen… Açız deyince akan sular duruyor sende, yalan bile olsa irkiliyorsun o sözü bu denli rahat söyleyişlerine şaşarak bir yüz ifadesi takınıyorsun, onlar anlıyor iş çıkmayacağını dönüp gidiyorlar. Gittikçe artan yoksullaşma seni derin derin düşündürüyor. Bunu yaz işte. Endişelisin gidişattan. Senin doların da liranın da ne düzeyde olduğu kimin battığı kimin çıktığı konuları ilgini çekmiyor. Sen başka boyuttan bakıyorsun. Gerçekten aç olup da açım diyemeyen yığınları yazabilirsin o halde. Kalitesiz gıdaları bile 5- 10 lira verip alacak parası olmayanların gizli soluk benizli açlığın karşına dikilip donuk donuk baktığını gördün. İnsanlar zombileşiyor mu ne diye geçti içinden.
İnsanlık onurunu çekip aldıkları ile alamadıkları aynı sokaklarda, sırt sırta yaslanmış evlerde ya da tütmeyen bacalarından ev olduğu anlaşılmayan barakalardalar. Bir ateş yakıyorsun içinde. Senin kalemin tutuşuyor. Yanık karanfiller dökülüyor gözlerinden. Saçların düşüyor yüzüne. Elin kalkmıyor. Şehirleri geziyor yüreğinle dolaşıyorsun, il il tarıyorsun loş kasabaların ıssızlığında kollar kırılıp yen içinde kalıyor. Görüyorsun yürekle. İlleri aşıyor, ülkelerden taşıyorsun. O yüzden şehirlerin isimleri olmuyor senin yazdıklarında. Sınırları geçince de yolun dönüp dolaşıp göçmen mahallelerine, işçi barakalarına, tersanelere düşüyor. Konteynerlerde işçiler tahtakurularıyla boğuşmuyorsa bile havasızlık içinde susuzluk içindeler. Camiler bitiyor kilometre kareye bir cami düşmüyor oralarda belki ama bu kez satılık kiliseler gözüne çarpıyor. Cemaatsiz kilise sahibinden satılık diye gülecek gibi oluyorsun. Senin ardında bıraktığın şehirlere sığınıyor başkaları. İnsanlar göçüyor diye yazıyorsun. Kimisi şehirden şehre, kimisi ülkeden ülkeye kimisi dünyadan göçüyor.
Ama sen böyle bitirmezsin sözü. Ölümle değil zaferle biter senin sözün. Çünkü gerçek öyle derin bir sömürüyü gösteriyor ki, yüreğinde sızıların diniyor. Öfken bir isyan habercisi. Zombiler insanlaşıyor sen yazdıkça. İnsanlık onuru öne geçiyor elinde bayrak. Ekmekten önce onur diyor afişler. Sen yazıyorsun. En büyük puntolarla geçiyor haberler: ekmekten önce onur isteyenler yürümeye başlıyor. 
EVİN OKÇUOĞLU

28 Ocak 2018 Pazar

ben kimim VİDALARI SIKMAK


BEN KİMİM(Mart 2014 İnsancıl dergisinde yayınlandı)



VİDALARI SIKMAK

Evin Okçuoğlu

29 Ekim 1923’ten tam dokuz ay önce anne rahmine düşmüş olan annemden söz edeceğim. İlkokuldaydım. Öğretmen 10 Kasımda okunmak üzere Atatürk şiirleri getirmemizi ödev verdi. Ben de eve gelince bu ödevden anneme söz ettim. Annem o gece sabaha kadar evdeki tüm Atatürk ile ilgili kitaplardan şiir aramış. Hiçbirini ona layık bulmamış. Oturmuş kendisi bir şiir yazmış. Şiirinde “Taptaze Cumhuriyeti soludum doğarken” demesinin nedenini doğum tarihi olan 30 Temmuz 1924’ten dokuz ay geri sayıp 29 Ekim 1923’e varıldığını yıllar sonra fark edince, anladım. 1966’da yazdığı bu şiiri okul törenlerinde okudum.

Ona anneler gününde kardeşimle benim adıma alınan bir hediyeyi/elbiselik bir kumaşı verdiğimizi anımsıyorum. O gün için üzüntüm, o tek hediyeyi annemize benim elimden değil de kardeşimin elinden vermemiz nedeni ile kendimi sanki kendi adıma hediye sunamamış hissetmem olmuştu. Ağlayarak evden çıkışımı hatırlıyorum. Elimde iki buçuk lira ile dükkânların kapalı olduğu o Pazar günü bakkaldan çikolata alıp eve dönmüştüm. Çikolatayı yeterli görmemiş olmalıyım ki bir de minik şiir yazmıştım. Böylece kendime ait hediyemi anneme verip elini öpmüştüm. O ilk şiirimdi. Şimdi anımsamıyorum.  Annemin şiirinde geçen Atatürk’ün “dinlenmek için yürümeye karar verirseniz asla yorulmazsınız” sözü benim için her zaman geçerli olmuştur.

 Atatürk Sevgisi



Bir Atatürk vardı çocuğum

Ben O’nun kurduğu O’nun beslediği,

Taptaze Cumhuriyeti soludum doğarken.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Anneme, babama okuma yazma öğretti,

Ben henüz bebekken.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Gözü gönlü cumhuriyet dolu

Cumhuriyet dendi mi,

İçi titriyordu

Ben o Cumhuriyet’le büyüdüm çocuğum.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Türklükle öğünen

Türklüğe güç veren

Türkü cihana, O tanıttı çocuğum.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Siyasetçiydi, askerdi,

“Bu vatanı devrimler yükseltecek” derdi.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Düşmanın yenemediği,

Sultanın baş eğdiği,

Kadını çarşaftan kurtardı,

Festen de erkeği.



Bir Atatürk vardı çocuğum,

“Gençler…” diyordu

“Ufukların ötesini görünüz

Dinlenmek için, yürümeye karar verirseniz

Asla yorulmazsınız.

Yorulsanız bile, beni takip ediniz.”



Bir Atatürk vardı çocuğum,

Onun izinde yürüdük, yürüdük.

Yorulmak bilmedik. Bilmedik amma,

Bir sonbahar günü onu kaybettik.



Bir Atatürk var şimdi çocuğum. Benim

O’nu benim sevdiğim gibi, sevebilirsen eğer

Sana vereceğim.

Atatürk nasıl sevilir?

Atatürk’ü sevmek kolay değil.



Bir Atatürk var şimdi çocuğum,

Verdiklerini geri istiyor.

“Beni sevmek için, beni anla” diyor.

Atatürk’ü anlamak kolay değil.



Bir Atatürk var şimdi çocuğum,

“Devrimlerimi tanı” diyor.

“Devrimlerimi koru” diyor.

“Devrimlerimi yaşat” diyor

O zaman sen de bir Atatürk’sün çocuğum.



Muhadder Okçuoğlu/1966



Bu şiiri nasıl okumam gerektiğini de bana kendisi öğretmişti. Okuyuşumdaki vurgular, susmalar, tonlama hep onun dediği gibidir. Bu arada, şiirini okuyabilmek önemli bence… Kendi yazdığına kendi inancı olmalı insanın ki topluluklar önünde gürül gürül okuyabilsin.

Geçmişten geleceğe kurulan köprüde ilerlemeye devam ediyorum.

Yıllar içinde ben yürüyüşümü sosyalizm bilimselliği ile yoğrulan bir süreçte ilerleyerek sürdürdüm.

Sen benim sarhoşluğumsun
Ne ayıldım
Ne ayılabilirim
Ne ayılmak isterim
Başım ağır
Dizlerim parçalanmış
Üstüm başım çamur içinde
Yanıp sönen ışığına düşe kalka giderim…

                                                              Nazım Hikmet

Beni çok iyi anlatan bu dizelerin Nazım’a ait olduğunu bile bilmediğim yıllardı. Bu şiiri defterlerimin kapaklarına, mani defterlerime yazdım. İlkgençlik günlerinde bir sisli arayış içinde kendi kendime yol alırken Türkiye İşçi Partili can yoldaşlarım oldu. Hem kişilik hem de bilimsellik ve insancalık dostçalık bir arada idi o ailede. Yıllarca süren dostluktan bana pırıl pırıl bir dünya görüşüne sımsıkı sarılmak kaldı. Onlar göçüp gittiler. Anneme yazdığım son dizeler onun öldüğü gün yakalarımızda idi.

Yaşamla ölüm arasındaki

sonsuz alışveriş annemizi aldı.

O bir mayıs çiçeği olarak

sevgimizle sonsuza dek yaşayacak

TİPli ağabeyim için yazdığım şiir ise:

Sek Sek Yürek

İsmet Ercan'a



Sek sek yürek

ortada pay edilememiş ekmek

şaşmak kapışana somunu didik didik ederek

buyur etmek, azı çoğa sayarak

azından kendi payını belirlemek

sevgi en değerli iyelik

sevdikçe varsıl, sevgiyle arı, en çok da çocukları

kolay mı açlığı mideden yüreğine sektirmek

sonra da yürekten yüreğe alabildiğine sek sek

insandan insana tek tek bilinç götürmek

sayfaları didik didik ederek.



İsmet Ağabeyimizin eşi Şükran Ablamıza yazdığım ve sağlığında sunduğum şiirim ise Aynı adını taşıyordu.



Hatırlar mısın,

Aynı rüzgarla gelen

Saman kokusuna binip

Gitmiştik o bildik köye.

Aynı günbatımını bölmüştük yüreklerimize.

Yüzyıllar öncesinden

Dipten derinden gelen

Aynı hüzün patlamasıyla

taşmıştık birbirimize.

Aynı sevinçti seninki de

Kayanın arasından fışkıran,

Bir demet pembe umuttuk.

Aynı hayırları haykırdık gökyüzüne.

Hatırlar mısın?

Hep aynı acılarla yanan gözlerde buluştuk seninle.



Şimdi artık umut inanç ve sevgi üzerine konuşma zamanı.

Umut, toprağa ekilen tohumun yeşermesi beklentisi

İnanç; havanın, toprağın ve tüm diğer koşulların yolunda gideceğine ve tohumun yeşereceğine güvenmek.

Sevgi; tohumu ekerken, toprağı çapalarken, yağmurda gelişmesini izlerken, yeşeren meyvesini tadarken bizi gayretli yapan duygu, diye not almıştım.

Ben kendi doğrultumda şiirleri şimdilik iki şiir kitabında ve öyküleri bir kitapta toparladım. Günler bana iki pırıltı verdi. Çocuklarım oldu. Onlara annelik eğitimimi ve her güzel anımı borçluyum. Yedi çocuk kitabımla başladığım edebiyat sürecimde görüşlerimi şöyle sıralayabilirim: En sıradan şeyin bile öyküye konu olabileceğini düşünürüm. Öyküyü oluşturan birikimlerimiz, bazen kendi yaşamımızdandır. Çoğunlukla da bir öykü kurgusu içine gözlemler, düşler, küçücük etkiler bırakmış olan tanıklıklar da girer. Aslolan ise bütün bu birikimin birbiriyle bağlantılarının iyi kurularak kurgulanmasıdır. Büyükannelerimizin yamalı bohçaları gibi... (Şimdilerde peçvörk deniyor) Renk renk, şekil şekil kumaşlar yan yana bitişir ama ne kadar uyumludurlar.

Öykünün romandan farkı bütün bir yaşamı baştan alıp bir sona kadar anlatmak yerine hayattan kesit vermesidir. Çehov buna önünden geçerken bir pencereden içeride görülendir diyor.

Şiirle ilgili görüşlerimi zaman zaman yazıyorum. Postmodern işgale karşı edebiyatı korumak gerekiyor. Şiirde amaç imgeler üretme yarışına dönünce şiir nereye gidiyor diye düşünüyorum. Ruhsuz imgeler zekice sözcük birleştirmeler…

Şiir nerede oluyor o zaman?

Düşünmeye sevk eden bir karikatürden farklı olarak alımlayanda, aferin bak ne güzel buluş dedirtmenin ötesinde bir duygu bir titreşim bırakması gerekmez mi şiirin?



Umut inanç ve sevgiyi önemsediğimi belirttim, evet, biraz da ölenlerimizden söz etmeye son verip, yaşama geçerek, umudu ve yaşamı savunalım. Bakın, babam dipdiri 90 yılını bitirmiş ve her gün saatli maarif takvimi yapraklarını koparmayı iş edinmiş, gazeteden önemsediği yerleri kesip biriktirmekte. Yakasındaki Atatürk rozetini göstererek yanıt vermekte hangi partidensin sorularına… Bir şeylerden kopmak en çok yaşlılar için zordur. Babam dededen kalma chpliliğinden kopma noktasında ve onların, Atatürk partisi olma noktasından hızla uzaklaştığını gördüğü için, arayışlar içinde…



Bana gelince, ben bu günlerde arayışlardan çok bir tür saptayışlar içindeyim. Politik hayatta oluşturulan platformlar çatılar derken şimdi de cepheler dönemi başladı. Cepheleri oluştururken vidaları gevşek bırakılmış bir çatı altında toplanınca çatının çökmesi hiç de beklenmedik bir şey olmaz. Peki, vidalar nasıl sıkılır? Vidaları sıkmak demek, ilkeleri birer güzel söz gibi söyleyip kalabalık toplamak değildir. Vidaları sıkmaya yarayan güç emekçi sınıfların gücüdür. Onların demokrasisi olan proletarya diktatörlüğünü iktidar perspektifinin tam ortasına yerleştirmektir. Yoksa gevşek vidalarla kurulmuş olan her cephe dağılır.

İşsizler, emekliler ve gençler güçlerini ve sınıfsal konumlanışlarını emekçi sınıfın ideolojisi ve öncülüğü ardına dizmek durumundadır.

Vidaların sımsıkı olmasını; Türkiye’nin ilerici, devrimci tarihini oluşturan geçmiş yapı taşlarına bu günü ekleyerek ve yarını hedefleyerek ilerleyecek olanlardan istiyorum, hatta, yiğit insan Behice Boran’ın Şili Halkı ile Dayanışma Gecesinde (Şilili yurtsever devrimciler için özgürlük talebi hakkında konuşurken) dediği gibi İSTEMEKTEN DE ÖTE TALEP EDİYORUM.

Nazım’ın Şeyh Bedrettin Destanı şöyle bitiyor:
Bana Ahmed:
Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz, demişti.
Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed’in dostu, arkadaşı, kardeşi olduğunu söyliyenler, benden istenen sizden de istenendir.
Ahmed’e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları, Karaburun ve Deliorman yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar,

Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
Dünü bugüne
bugünü yarına bağlayın!

diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzım.
İthaf şiirleri ile başladım, son ithafla bitireyim:

*ÇİÇEK AÇTIRAN

Yalçın Küçük’e



yolladığımız armağan vardı mı özlerinize

düş sellerimizdir

esansı sevgiden kaynağı göz pınarlarımızdan

kabara kabara dalga dalga Yalçınlarla kavuşan



canımızdan akıttığımız direnç suyuyla

düş ile sevda ile dayanırız Yalçınlarca

dayanamayız esirliğin onurlardaki kirine

yıkarız biz yıkarız, bilim ile sanat ile yıkarız

duvarlara çiçek açtıran güçle

sonsuzca yaşatırız onur anıtlarımızı





* Berfin Bahar dergisinde yayınlandı sayı 175- Eylül 2012

6 Kasım 2017 Pazartesi

ALİKEV İÇİN





ağıtın ağır kederinden
zulmün kanattığı bedenden
acıyan her körpe hücreden
bir filiz veriyor oğul

dirence dönerken keder
gençliğin ölümsüz artık

Ali İsmail bakışı sınıflarda
kürsülerde onun sesi
bilimin sanatın yuvasında
bin filiz veriyor oğul

Evin Okçuoğlu