ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

30 Mart 2011 Çarşamba

YABAN OTUDUR YOKLUĞUN




aşktan önce son çıkışta
bekleşir yürek
düşsel kavuşma kavşağında
demir leblebidir sabır
sallanan diş er geç kırılır

sığamaz yerine
atar kendini dışarı
yola düşer yüreğim
ufka küfür savurur
ağaçlara dallara takılır
tökezlerim
gömülmüş iyice
görünmez depremim
özlemle aşkla titreşim

sormak isterim sana
bahar dalı
kabarık toprak
anlat gizini
hangi sıcaklık patlatır tomurcuğu
kaç oranında su yürür damara

öğret ki
sıcaklığımı vereyim
tomurcuk kesileyim
dayanayım uzaklıklara
ışıtmadığın karanlığa
ıssız soğuklara

yokluğun uçsuz bucaksız
diz boyu yaban otudur
söke söke kavuşulur
sökülmez aşkın içimden
yorgun düşer şiir
açar en güzel gün için çiçeğini



Evin Okçuoğlu

19 Mart 2011 Cumartesi

Akdenizce




Akdenizce

kesilmiş soluklar yine
kan oluk oluk
aval bakış
kof bilinç
yırtık haritamın filmi
oyun hep aynı oyun
kaçıncı kez gösterime girdi

örgüsü pörsük
ağları delik deşik
tezgahı eski moda
Akdeniz
örtme yüzünü konuş
düğmeye bastı yine
emek düşmanı
can evi para
alçak uzlaşma

kirli savaşın adı operasyon
reklamlar girdi araya
savaş uçakları yok pahasına
son moda bunlar
kesin ölüm
güçlü bomba!

çeşme başında
bu üçüncü kavgadır
ey utanmaz dünya
aksın artık petrol musluğu
emekten yana

bin yıllık gözü dönmüş uğruna
ölmek
gidiyor ağrıma

konuş artık Akdeniz
tek başına kalsan da
esir dilimiz
kul çaresizliğimiz
konuşmak yetmez
isyan diliyle haykır akdenizce
sökülsün can söken pençe
çökersin teorisi
kirlettiği sularında ey Akdeniz
bozulsun orantısını deştiğim denge


Evin Okçuoğlu

10 Mart 2011 Perşembe

YOKUŞ





yüzyılların içinden kıvrılır yokuş
zulmün tarihinden,
açlıkla terbiyeden
utanç yangınlarından geçer

kuru dallar örer ağını gün bitimlerinde
tek kişilik masaya düşer efkâr
ne hazindir ıssız yokuşta karaltılar
çöken akşamdan kalmadır omuzlar
elde günün nafakası
körpe eller kapıda karşılar
yükselir merdivenli dar sokak
pencereler mıh gibi suskun
saksı dizileriyle direnir hayat
insansız bir sokak
gökyüzü sıkmış avucunu
avucunda yıldızlar
tek mi çift mi der durur

haritama düşen kara gölge
bol yıldızlı bayrağın bukalemunu
kof gövdesi yalan ve zindan
çürümüş dişlisi kırık ekran
sönsün can körüğü
bin bir çehresi solsun
nasır tutsun korkunun soğuk titrekliği

dört duvar dikenli tuval olur
her gün değişir düşsel resim
can yandıkça çığtopu olur zırhlar
çoğalır birikir emeğin bilinçli kini
bu yokuş sisiphos yokuşudur

Evin Okçuoğlu
Fotoğraf: ATIF ZAFRAK

15 Şubat 2011 Salı

EKMEK ONURUN ÖNÜNE GEÇMİŞ





Hiç de şaşırmadım sevgili; süreci saygıyla seyrediyoruz derken işbirlikçiler, dolar bazında maaşlandırılanlar, konuşurken ve yazarken uzlaşık kalemler, nasıl da körleşme içindeler; görmüyor, göstermemeye çalışıyorlar, faşizmin karabulutunda kararan bugünü ve geleceği ve faşizmin sisinde görünmez edilen çırılçıplak gerçeği.
Hiç de şaşırmadım sevgili, itici bir çaresizlik ve bayağılıkla yandaş gazetecilik görevini yaparken meslektaşlarına olanlar karşısında kıvıracak söz bulamayıp, ezberlediklerini bir dua gibi tekrarlayışlarını tiksinti ile gördüğümde de.
Torba torba yasalarla üç kuruşluk vergi affı için koskoca hırsızlıkların bağışlanmasına da sesini çıkarmayacak olmanın dilimizde bir karşılığı olmadığını düşünüyorum. Bir cebe iki kuruş bırakırken diğer cepten gelmiş geçmiş tüm alınterinin çalınmasına ses etmeyen her soluğun nasıl hepimizi soluksuz bırakmakta olduğuna da pabuç bırakmayıp, bütün bunlar olurken ısınan Akdeniz sularında seyreden Amerikan savaş gemisinin kıyımıza yanaşmasını, mürettebatın Marmaris’te esnafın yüzünü güldürmesini duyunca da şaşırmadım. Demek ki Marmaris Dolmabahçe değil sevgili. Ekmek, onurun önüne geçmiş.
EVİN OKÇUOĞLU

10 Şubat 2011 Perşembe

BORDA


BORDA

Güzel canlar hoş canlar
Demini alır bu gemi
güvertesinde aşk bilenir
yüzer kavganın ortasında
kaptanı işçi bilimi
bordasında sınıf kini

Evin Okçuoğlu

4 Şubat 2011 Cuma

KURŞUN



kalabalığa yanlış yön gösterenle
aynı işi yapar kurşun sıkanlar.
herkes birlik olup karışacaksa aramıza
barbarlar dahil,
er geç kırılır barbarın uşağı kurşun kalemler

Evin Okçuoğlu

29 Ocak 2011 Cumartesi

YANKISIZ AVAZ




dünya ve ben
patlak bir top
ten ve yürek
aradan çekilen aşk
içimden sızıp hayata karışan
kanı çekilmiş damar

geri dönüşümsüz
sevdiğim sözlerinden
yankısız avaz

ölüme doğandır havada salınan
saçak saçak kökler
yeni koparılmış toprağından
su ister
toprağına gömülmek ister

bin bir imgeye bürünür aşk
tebdil gezer şiirimde
içini çeke çeke gider

28 Ocak 2011 Cuma

ŞİİR BAHÇESİ'NDEN


"Kıskanç

kıskanmak ne demek bilmem ben
kardeşimi çok severim
ağabeyimi ablamı da
annem çıkardı eski resimleri
bebekliğimi sevdi
ağlamaklı oldum.
kıskandım ben kendimi."

EVİN OKÇUOĞLU


"Ekran Oyunları

oyun yerim park değil artık
başındayım parlak ekranın
göz diker cama otururum
yenilmem yarışlarda

her askerim kahraman
gözün yaşına bakmaz
hep yenerim rakipleri
yok ederim koca şehirleri

hayatın gerçeğinde
böyle mi ölüyorlar
insanlar ağlamadan
kenara düşüyorlar

başka bir dünya bu
gerçek olandan farklı
alışmasın parmağım
tetikler ağlamaklı"

EVİN OKÇUOĞLU

(ŞİİR BAHÇESİ'NDEN ATP Yayınları 2006/ 2. BASKI EYLÜL 2010)
EVİN OKÇUOĞLU

22 Ocak 2011 Cumartesi

KIRAN KIRANA



toprağın altında yatanlarımız
anılarda yaşayanlarımızla
geleceğe sarıla sarıla büyüyen bir yumaktı kavgamız

şekilsizdi ve renkten renge giriyordu ihanet
anma günlerinde çiğnedi
anarken sildi geçmişin izlerini
ayak oyunlarıyla sulandırdı değerlerimizi

son dönemecin şahlanan konvoyunda
karanfiller üstünde şakladı elleri
yumruklarından yalan akıyordu
ağıtlar çürüyordu fırıldak göz yaşında

birden bir çocuk sesi duyduk
yüzleri yok yüzleri yok diyordu
önce aldırmadık
en büyük tutkuydu
kolumuz kanadımızdı inançlarımız
ve yanılsama

evden çıkıp erkenden
iş arıyordu geri kalan
eli boş yüzü yerde babalar
çocuklardan kaçırılan bakışlar
sımsıkı bir ağız işyerleri
kapılar üstümüze bir bir kitlendi
her dönüşte kapımıza yığılan hınçtı öfkeydi
elimiz kolumuz bileniyordu durmadan

ağrımıza gidiyordu kırılan kolun yen içinde kalması
o yüzden sorup durduk kim kırdı diye
herkes birbirini işaret ediyordu
çocuk yeniden haykırdı
kalmasın içimizde ciğeri beş para etmeyen
zor oldu ayırmak
kol ile kıranı birbirinden

eriyordu zaman
yalana batmıştı şarkılar, marşlar
şekilsiz günler içindeydik
uzaklaştık iyice varılacak noktadan
baş roldeydi sahtekâr çömez
kahraman da oldu bir süre
kahramansızlıktan

akan kan acıyan can dizildi sonra
unutkan zaman sarsıldı bir bir
tek tek çevirdi sayfaları
ne tahrifatçı ne düzenbazdılar
her ıslıkta korku sızdı cüzdanlarından
kalemleri söktük paslı ellerinden
çıkardık ak alınla anıların özünü
çocuk uzattı ellerini
işe koyuldu
hepimiz birer çocuktuk artık
bayrak bayrak yükseldi gelecek ellerimizde

Evin Okçuoğlu

19 Ocak 2011 Çarşamba

Hrant İçin



kopkoyu kahve rengi
kurumuş kan
kansızlığa reçete olur mu elimdeki
avaz avaz açan can çiçekleri
E.O

7 Ocak 2011 Cuma

BİRİKİM




eller,
okşantı dalgasından yorgandır
çekilir üste

dudaklar,
susmayı biriktirir diğerinde

yürek,
dile gelmiştir çoktan
iki kişilik düette çarpar

demidir aşkın,
savrulan saçlarımızdan

yılların özüyle dolu doludur gözlerimiz
dokunur birbirimize

EVİN OKÇUOĞLU

2 Ocak 2011 Pazar

DÜNYANIN KILCAL KÖKLERİ


Sevgili,
Dünyanın kılcallarından geliyor kıpırtı.
Hissediyorum.
Elleri renk renk, kıvrım kıvrım.
Okyanus dalgaları kadar güçlüdür. Tutuşuyor eller, kılcallar, tek tek ve bütün ülkelerde toprağın en derininden gürlüyor.
Üreten ellerin kılcal bağı güçleniyor kıtadan kıtaya. Sevginin en yoğunuyla nefretin en güçlüsünden oluşan bir bağdır bu. Kopmaz bir bağdır çünkü eksiksizdir yapısı.
Hayal güçlerimiz birleşiyor ellerimiz gibi ve düşlerimiz tek tek hayat buluyor ülkelerde. Sınr koyanlara, onur kıranlara, ezim dayatanlara, emeğimizi, canımızı, kanımızı yüzyıllardır çalanlara karşı tek güçtür kılcal dünya, yoksul kimsesiz çaresiz odaların içinden, işliklerin, dumanlı girisinden, tozlu tortulu fabrika duvarlarının ardından fışkırıyor, tarlalardan dağların dehlizinden, ovalardan, hayatın kuytusundan kıyısından çıkıyoruz yüreklerimizi beynimizi koyuyoruz ortaya.
Sevgili işte tam orada dirençli köşesinde dünyanın, kaldırıyoruz başlarımızı, dimdik duruyoruz sımsıkı yumruklarımızla. Hayatı savunuyoruz. Bin kat daha güç katıyoruz kavgamıza. Özümüzden sızan acı, yüzlerce yıllık birikmişlikten, işkencelerden, idamlardan, haykıran ve hiç susmayan bir ses dağlaşarak yükseliyor.
Kaldırıyoruz başlarımızı sevgili, tüm dünya kılcallarından aynı düşmana iniyor öfkemiz.
Özgürük, barış ve demokrasi kim içindir biliyoruz. Ve bu toprağın bağrında tek bir filizin nasıl gereksinmesi varsa suya, güneşe, işte öyledir bizimki de… Toprak su ve güneş birleşir üreten ellerimiz gibi. Meyvesini çıkarır bilince. Bilincin en berrak ve duru yerindedir devrim. Hoş gelir.
Evin Okçuoğlu

18 Aralık 2010 Cumartesi

BAĞLAMA ZAMANI




baş yerde ise
büker beli
ev halkı değil
sırtındaki kamburun nedeni
dünya sömürgeni

ey ürkek yürek düşük omuz
şimdi ağlama değil
bağlama zamanıdır ileri

başı gözü silkinip kaldırınca
görüp anladıkça çarkı çileyi
bağlama zamanı şimdi
sınırdan sınıra can havlini
ülkeden ülkeye kabaran toprağa

sazın telini kulak pasına
yanık türkülerden koparıp düşleri
bağlama zamanı şimdi
gürül gürül sesimizi marşlara

günlük hınçlarımızı da
ağıtları anıtları ile alıp tarihi
açık yaramızı da tutup yakasından
şimdi ustalık büyük kavgaya bağlamada

vahşi devin dişlisini
soluk kesen son greve bağlama zamanı
dünü bugüne bugünü yarına
bağlamları birbirine ekleye ekleye
oturta oturta yerine kavramları
ayrık otunu ayıkladıkça
emekçi sınıfların gücünü
sonsuza bağlama zamanı

EVİN OKÇUOĞLU

15 Aralık 2010 Çarşamba

Facebook (3)




DAR ZAMANLAR

durmuş bir saate gömmek istiyorlar bizi
günde iki kere aşkı gösteriyoruz
ışık hızında kavuşmalarımız bir an gibi sonsuz
saatler çürüyor sensiz ve durgun
yeşil kalan yapraklara şaşıyor sonbahar
kış aldırışsız savuruyor karı
kediler giriyor kapı arasından
hayra yoruyor kadınlar
bakışlarımız değmiyor birbirine
ne var ki sevgili akacak zaman yeniden
akrebi yelkovanıysak bu sürecin
donuk kristal zamanları geçeceğiz hızla
kar altından çürümüşlük yeşertecek yeniyi
ne kadar daralırsa kapılar
o kadar güçle akacağız sel gibi

14 Aralık 2010 Salı

...




KIRIK PENCERE CAMLARI

İÇERİSİ YUVA

DIŞARISI BEN


EVİN OKÇUOĞLU

12 Aralık 2010 Pazar

DANS




Hırçınlığım lacivertti gökte yağmur öncesi
Beyaz dantelli masalda saklı hoyrat ellerim
Kabarır eteklerimden öfkem, bedenim susmayan şarkı.

Başı döner dünyamın, dansımdan isyan doğar
Adımlarım çarpar yere, acır geçmişim
Dağların tozu sinmiş yağmur suyu akar koynuma

Sesimi duyarsın, sızlayan, boynu bükük
sesimin okul dönüşü yakası bağrı açık
sesim kaybetmiş misketini, saç örgüsü sökük

Çocuklar mektuplarla var, göç eder kıtalar
Anayım ana dilde ağlarım, ak düşer, yaş düşer
Düşmez başım, bakışımdan kabarır dalgalar.

Evin Okçuoğlu

11 Aralık 2010 Cumartesi

KIŞ KAPIDA


akşam haberleri biter
kış kapıda der spiker
sabah olur
pencerede tıkırtısı kışın
fırtınadır kar borandır
savrulur taneler
sensizdir yine ilkkarın coşkusu alınmış hüznü
yine şarkılar üşüşür, sonra şiirler
yine her zamanki gibidir ıssızlığım
sorsalar seni
kış kapıda işte gelmişsindir
direnen ağaç dalıdır yüreklerimiz
aşkın kar fırtınasına
yerler beyaz döşek olmuştur
düşlerde yuvarlandığımız kışla kavuşma
rüzgarın fısıltıları büyür kulağımızda
aşk mıdır o bilemeyiz önce
yaprak çırpıntıları geçirir yürek
dallarımızla direnir dururuz bazen
kırılıp dökülürüz ve biliriz kıştır bu
ne kaçarız ne karşılarız
öylesine bekler sanırız kışı kapıda
savrulsak da aşktan yana
dirensek de boşuna
göklerin döktüğü ilkkarı karşılarız
ıssız pencerelerde
memleket haberleri yine kasvetlidir
okumak gelmez içimizden
buz gibi sözler yıkılır karşımızda
çatlar göz yaşı göllerimiz
yokluğunda sevgili düşü ile titremektir diye
ayazı severiz rüzgarı hissederiz ölesiye
daldırırız başımızı buluta
yeryüzüne aşk eritiriz

Evin Okçuoğlu

5 Aralık 2010 Pazar

SORUMLULUK DUYGUSU GELİŞMİŞ BİR AYDIN: ASIM BEZİRCİ*





SORUMLULUK DUYGUSU GELŞMİŞ BİR AYDIN: ASIM BEZİRCİ*
Bugün burada yalnızca dört dörtlük bir edebiyat adamını değil, aynı zamanda ve öncelikle sorumluluk duygusu da iyice gelişmiş katıksız sosyalist bir aydını konuşacağız.
(…) Parasız yatılı okuduğu Erzurum Lisesini pekiyi dereceyle bitirip İstanbul’a üniversite öğrenimi görmeye gider. Nice umutlarla geldiği İstanbul’da edebiyatın kaynağı burasıdır diye edebiyat fakültesine yazılır. Karşılaştığı uygulamalar, tanık olduğu çelişkiler bu duygulu ve erken uyanmış insanı çıldırtır adeta. Bozguna uğradığını, Türkolojiyi bırakıp başka bir bölüme geçmeyi bile istediğini anlatır daha sonra. Ama gerçekleştirmez. Bir yıl okumuştur ve bu bir yılına kıyamamaktadır. Çok güç koşullarda sürdürmektedir öğrenimini. İstimlak bekçisi olan dayısının yanında kalmakta ve Kızılay aşocağında karnını doyurmaktadır; pek çok akranı gibi… Yazları Unkapanı’nda, köprü başında soğuk su ve limonata satmaktadır. Üniversitenin ikinci yılından itibaren yavaş yavaş sol düşüncelerle tanışmaya başlar. Bu dönemde bulabildiği sol dergi ve kitapları yutarcasına okur; Bunlar Bezirci’nin ufkunda yeni bir pencere açılması demektir aynı zamanda. Lisede okuduğu pek çok edebi kitap ve yaşadığı duygusal ortam nedeniyle şiirler yazmış, hatta bir öyküsü lisedeyken, Erzurum’da yerel bir gazetede yayınlanmıştır. (…)
Üniversite öğrenciliğinde ve hemen sonrasında sol politik düşüncelere duyduğu eğilim ve bununla yetinmeyerek katıldığı örgüt üyeliği, yıllar süren soruşturmalar, tutuklamalar ve yargılanmalar getirmiştir Bezirci’nin hayatına. Böylelikle hayal ettiği öğretmenlik mesleğine değil de, hiç bilmediği, bilince de hiç sevmediği muhasebecilik alanında yirmi sekiz yılını harcamıştır.
Bekçi dayısının evinde kalan, Kızılay aşocağında karnını doyuran, köprü başında soğuk su ve limonata satan ve sosyalist düşünceye ilgi duyan Asım Bezirci, yaşamında bir devrim daha yapıyor, kendi kendine Fransızca öğrenmeye kalkıyor… Edebiyatımızda böyle bir gelenek vardır. Hemen birkaç isim sayalım. Peyami Sefa’dan Cemal Süreya’ya dek pek çok edebiyatçımız, koleje, yurtdışına gitmeden, kendi kendilerine yabancı dili, özellikle de Fransızca’yı öğrenmişlerdir. Öğrenmekle kalmamış, oturup öğrendikleri bu dilden Türkçe’ye çeviriler yapmışlardır. (…) Asım Bezirci pek çok kuramsal kitap yazmış ve çevirmiştir. Bunların yanında, son yüzyıllık edebiyatımızın hemen bütün köşetaşı değerleri için birer kitap hazırlayarak, geçmişini bilen, onunla övünen, elbette onlardan farklı ve ileri düşünüp üretecek kuşağa bir arşiv armağan etmiştir.
Sorumluluk duygusunun nice önemli olduğunu boşuna söylemedik. Bakın edebiyat ve eleştiri anlayışını nasıl açıklıyor Bezirci: “…Bağlandığım bilimsel sosyalist dünya görüşü, eleştirinin de aynı bilimsel temele oturtulmasını gerektiriyordu.”
(…) “Benim bağlandığım eleştiride ise yaratıcılık şurada olmalıdır: Sanat eserlerini iyi kavramak, doğru çözümlemek, gerçeğe uygun olarak yargılayabilmek için yaratıcı olmak.
Bu da yeni yöntemler bulma, yeni ölçütler koyma, yeni yorumlar getirme yolunda yaratıcılık olmalıdır. Çünkü eleştirmenin kendisinin bir sanat eseri yaratmaya kalkışması, önündeki sanat eserini bahane ederek, ondan kalkarak kendisinin yaratıcılığa özenmesini doğru bulmuyorum.” Asım Bezirci bu düşüncesini şöyle açıklıyor: “Gerçi eleştirmen, yargısını verdiğinde iş olup bitmiştir, eser yayınlanmıştır, ama yazarı ondan sonraki ürünlerini verirken sözkonusu eleştiriden yararlanabilir. Ayrıca öbür yazarlar da bu eleştiriden yararlanabilirler. Kendi eserlerini yaratırken o eleştirinin getirdiği verilerden yola çıkabilirler.” Asım Bezirci eleştiride varmak istediği amacı şöyle açıklıyor: Türkiye’nin toplumsal, kültürel koşullarına uygun bir sosyalist edebiyat kuramı oluşturmak… Ayrıca kitlelerle bütünleşmek, onların bilinçlenme sürecini hızlandırmak için neler yapmamız gerektiğini ortaya çıkarmak.”
Asım Bezirci ile 1960’larda tanıştık. (Bu tanışma sanırım değerli ozanımız Hasan Hüseyin’le birlikte olmuştu…) Az görüşsek de birbirimizi sevdik, güvendik ve bağlandık. Daha iki yıl olmadı, onunla bir konuda telefonla konuşmuştum. 1930’lu yılların ünlü yazarlarından, pek çok toplumsal içerikli kitaba imzasını atmış Nezihe Muhittin’le ilgili kaynak arıyordum. Yurtdışında yaşayan bir dostuma gerekiyordu. Birkaç gün sonra Bezirci, sağladığı bilgileri bana göndermişti.
Bu çalışkan ve değerli dostumuz, bir söyleşide kendisinden söz ederken yine sözü getirip eleştiriye bağlıyor: “Ben bir halk çocuğuyum. Hiçbir şeyi kolaylıkla elde edemedim. Her şeyi arayarak, uğraşarak elde ettim. Ve bağlandığım dünya görüşü nedeniyle bir sürü acıya katlandım. Bu iki yaşantı bende şu eylem biçimini yarattı: Sürekli olarak çalışmak, direnmek, aramak ve yılmamak… Öyle sanıyorum ki, yalnızca yaşamanın değil, eleştirmenin de genel bir davranış yolu olabilir bu.”
Çok yıllar önce Bezirci’nin yazdığı bir şiiinin son dörtlüğünü okumak istiyorum:

“Anasız taylar gibi yalnızım
Yorgunum uykusuzum susuzum
Bir acı alev sanki akan
Kan yerine damarlarımdan”
Barış, kardeşlik, özgürlük, adalet… Asım Bezirci’nin cümle özlemi bu sözcüklerde ışımaktadır.
Erzincan’ın yoksul bir mahallesinde toprak damlı tek göz bir evde Refika hanımla demiryolu işçisi Hamdi bey’den 1927 yılının “kiraz ayı”nda doğdu Asım Bezirci… İki Temmuz 1993’te, doğduğu kente yakın Sivas’ta, nice canlarla birlikte katledildiğinde 66 yaşındaydı ve 70 kitapta imzası vardı… Doğru, dosdoğru yaşama serüveni özenilecek sorumluluk duygusu pek çok örneklerle doluydu.
REMZİ İNANÇ
*68LİLER BİRLİĞİ VAKFI’NIN 26 NİSAN 1994’TE ANKARA SANAT TİYATROSU (AST) SALONUNDA DÜZENLEDİĞİ “ASIM BEZİRCİ’Yİ ANMA TOPLANTISI’NDA REMZİ İNANÇ TARAFINDAN YAPILAN KONUŞMANIN GENİŞ BİR ÖZETİDİR.


Değerli ağabeyimiz, Remzi İnanç'ın isteği ile KURGU kültür merkezinde ASIM BEZİRCİ' Yİ anma gününde okuduğum yazısıdır. (5. Aralık 2010)

25 Kasım 2010 Perşembe

ÇAY BAHÇESİ



en çok yakışan giysimizdi gençlik
aşk sayfamız daha tabula rasa
karşı masadaki bakışların uçurumu
sessiz kovalamacada son nokta
gözümüzü kaçırdıkça çağıran

şimdi bütün özlemlerimizi kuşanıp
geçiyoruz çay bahçesinin en kuytu masasına
yumuşacık bir tat kalıyor damakta
her yudumda buruk ama demli
o yudumdan sonra hazır dudaklarımız
aşk sözlerini bir bir sıralamaya
gözlerimizle okşuyoruz eldeğmemişliği

ekoselerini seviyoruz örtülerin
kül tablalarından aldırışsız uçuşlarda kül
külden bir sahnede tenimiz ürperiyor
dilimizin ucunda ha desek diyeceğiz
ve bir kıyısında bahçenin ille de deniz
dizlerimiz buluşunca masa altında
yorgun düşer ağaç gölgesinde bitimsiz düşlerimiz

Evin Okçuoğlu

20 Kasım 2010 Cumartesi

FARKLILIKLAR ZENGİNLİK MİDİR?




FARKLILIKLAR ZENGİNLİK MİDİR?



Farklılıklar zenginliktir söylemi üzerinde biraz düşünelim. Kulağa hoş gelen bu sözlerin kimlerin ağızlarından ne amaçla çıktığına bakalım.

İdeolojik farklılıkların zenginlik olduğunu söylemek, ideolojileri birbirine bulaştırıp yozlaştırmaktır. Yani kapitalizm ile sosyalizmi kardeşleştirip, kapitalizm bahçesinde oynatmaktır.

Etnik farklılıkların zenginlik olduğu doğrusundan yola çıkıp, yanlışa vardırarak emperyalist tuzaklara düşmek ve sömürüyü kolaylaştırıcı kavimlere bölünmenin yolunu açmak da doğru tutum değildir. Postmodern yöntem hep böyle yapar. Bir doğrudan başlatır bizi, ve sınıfsal temeli yok sayarak yanlışa vardırır.

Dinsel farklılıklara gelince, medeniyetler buluşması gibi sözlerle cemaatleri bir düzenek altına toplama çabaları izliyoruz. Devletlerin dinlerden eşit uzaklıkta ve din işlerine karışmaması savunulacakken, yapılmakta olanlar ilginçtir. Sünniliği olduğu gibi Aleviliği de devlet kapısına bağlama çabaları gösteriyor ki onların dilindeki zenginlik sadece zapt u rapt altına almak içindir.

Farklılıkların zenginlik olacağı günlerde, etnik kinler, sınıf kini ile dünyayı değiştirenlerce sonlandırılmış olacak. Şimdi kulağa hoş gelen her söylemin nasıl faşizme malzeme olduğunun yaşandığı kritik günlerdeyiz.

Farklılıkların zenginlik olduğu genel doğrusunu ve buna benzer birçok doğrumuzu alıp emperyalizmin malzemesi olarak kullananlara karşı sürdürülecek mücadelede netlik ve uyanık olmak gerekmektedir. Tuzaklar bizim söylemlerimizin üzerinde yükselmeye çalışan küresel faşizm tuzaklarıdır.

Yugoslavya'da etnik farkları zenginlik olmaktan çıkarıp kardeş kavgası ile devleti çözerek ele geçiren emperyalistleri, sınıf kininden büyüyen nefretle tarihin çöplüğüne atmak gerekiyor. Düşman aynı düşman. Barıiş ise ancak ortak düşmana tüm etnik farklar, sınıf kimlikleri ile ortaya çıkıp, kol kola yürürse kazanılır. Barışı şimdi savaşatan ekmek yiyenlerden dilemek de en büyük aymazlıktır. Çünkü onlar sadece barış ve demokrasi getirme söylemleri ile el koyma yağmalama için gelirler.

Etnik zenginliğimizi emperyalizmin elinde çar çur etmeden, faşizme karşı bir blok olarak durabilme dileği, inacı ve kararı ile.
Evin Okçuoğlu