ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Bulutla Dantellenir Ay




ay buluta girse de sızar ışığı
özlemdir örtündüğü
bulut kendini dokur seviden
tel tel sızlar
bulutla dantellenir ay

ıssız uzanışı ağaçların karanlığa doğru
ellerimdir

parlak gümüş giysili ayla
bulutun dansı
girer düşlerime sisler arasından

gece derin derin solur
gece ağzı açık bir mağara
uyutur ellerimi
özlem estikçe açılır saçılır ay
çırılçıplak kalır aşk.

Evin Okçuoğlu

2010 ağustos Berfin Bahar dergisinde yayınlanmıştır.
25 ağustos Milliyet Nail Güreli köşesinde yayınlanmıştır.

İNSANCIL DERGİSİNE MEKTUP


Molla Demirel’in 239. İnsancıl’da yazdığı “1Mayıs İşçi Bayramı ve Kargaşa Üzerine” (sayfa: 24) adlı yazısını okudum.

Yazının temelindeki yaklaşım; hapishane günlerinden örneklerle başlayarak, farklı fıraksiyondaki kişilerin 1Mayıslarda bir olması, görüş ayrılıklarını bir kenara bırakmasıydı. Daha sonra M. Demirel, konuyu işçilerin, Türk İş başkanı Mustafa Kumlu’ya Taksim meydanında saldırısına getirerek, aynı şekilde bir yaklaşımda bulunuyor. “Ağaç demiş ki baltaya: Ne yapayım ki sapın benden” güzel deyişini de kendince öyküleyerek, konuyla ilişkilendiriyor.

Sendika baronlarının işçi sınıfı ile dost olması anlamına gelen bu yaklaşıma katılmıyorum. “Bu olumsuzluklara rağmen biz yurt dışında izlediğimiz kadarıyla…” deyişinden anladığıma göre kendisi yurt dışındadır. İşçi sınıfı düşmanının yapacaklarını yapan, demokratik olmayan yapılar içinde işçinin zaten seçmiş olmadığı bu liderleri ağaç balta örneği ile aktarmak, belki yurt dışından bakınca öyle görünüyor olabilir ama Türkiye gerçeği için hiç de mantıklı değil… Oralarda işçi sınıfı ne haldedir bilemem ama, yurt içinde, sendika baronlarını dost gibi göstermeye çalışmak, en büyük oportünistliktir. Özünde işçi düşmanları olan bu görevli kişiler, işçi örgütleri içinde işçinin devrimci gücü açığa çıkmasın diye çaba göstermektedirler. Bunu destekleyen bir yaklaşıma açık olan yazıyı eleştirmekle oportünizme ve dolayısı ile kan emici sömürü düzeneği ile yapılan ideolojik mücadeleye bir katkı yapmış oluyorum. Gerçeğin çarpıtılması işçi düşmanlarının dost gibi gösterilmesi işçi sınıfının sosyalizme doğru ilerleyecek olan yolunda en büyük engeldir.

Tekel işçilerinin içlerindeki sınıf kininin sarı sendika ihanetine karşı biriken öfkesinin tezahürünü de “kargaşa” olarak nitelemek, belki İstanbul valiliğinin kullanabileceği bir deyim olabilir. Tepelerdeki sendika baronlarının, işçi sınıfı düşmanlarının dersini tabandan gelen gücün basıncı ile sendikaların tepesini attırmasının habercisi olan bu “kargaşa” kınanası değil, dikkate alınması gereken bir tepkidir.

Aslında tamamen ayrışmak gereken oportünist yapıları, farklılıkların renkliliği/ mozaiği adları ile bizlere şirin göstermek hatadır; aslında sınıf çelişkilerini örtülemeye yarayan bir “bulaşıklık” sürecini güzel gösterme çabalarıdır. Bulaşıklığı reddederek ayrışmak, yanlıştan kopmak gereklidir.

Saygılarımla

Evin Okçuoğlu

Ağustos 2010 İnsancıl dergisinde yayınlanmıştır.

15 Ağustos 2010 Pazar

UTANIYORUZ

korku gezdi gül bahçelerimizde
sesimiz kısıldı
yabancı bir güzelliğe dönüştü güller
tas tas yemek döktüler uzattığımız kaplara
utandık ayıpladık kendimizi
yine de
aldırmadık hiçbirine
aynalara baktıkça ürktük
çocuklar uzattı boş tencereleri bizim yerimize
kepçeyi tutandan güzel gelecek diledik
yırtılan ar giysisi
yıkılan onur kalesi
aldırmadık hiç
doyduk yarınsız
karardı içimiz
işten atılan kadın inadından utandık
kurulan grev çadırlarının yanından geçirmedik yolu
utandık
plastik kaplarda sadaka yemeklerle doyup gevşedik
kapılarımız kul kapısı
eşiği ezik
çatısı köhne bir korku türbesi
hazır yiyici kölelik
sokaklardan geçtik gizlice
konu komşu görmeden
tıktık eve erzakı
gizlice elektrik
çaktırmadan su getirdik
utandık komşudan
öksürük nöbetleriydi duyulan
küfürler yapıştı duvarlarımıza
kapılar açık
utandık
kaçtık kameralardan
on dakika kamçılanmaktı reklamlar
yemeğe gidiyoruz ekranda
telefon bağlantılarında evleniyoruz her sabah durmadan
kamera dönüyor
başımız dönüyor
gizleniyoruz her sabah utanan yanımızdan
çadırlar grev çadırları
kadınlar yürüyor üstümüze
ellerinde pankartlar
utanıyoruz
bakamıyoruz ellerine
yüzlerinde bir mühür yemin
kadınlar geliyor üzerimize
tencere devrilirse devrilsin
devir devrilsin diyoruz
kazan kaldırıyoruz onun yerine
Evin Okçuoğlu

TER

ıslak çamaşırlara sarınmış
tuzla su salgılayanlardık
hamurlaşmış etten yığılma
birbirine yaslanmış gecekondularda
toz toprak benizli çocuklarımız
güneş kızgın bir oyunbaz
aşkın terine göz açtırmayan
hınzır yakar top gölgesiz

gün geçtikçe
daha da çıplak duruş
daha çok gerçek
inanacak bir şey olsun derdi
anlam yitimi
ağaç gölgelerinde kıpırtısız bencillik
iple çekilen gece

kokusu çıkmış yalanlardan
bunaldık iyice
bulandık birbirimize
kendini yoğuran eli görmeyen
etten hamur halimiz
tuz ve su içinde

inada bindirmiş bir yazdı
mevsim atlatmaca geçim derdi
tokmuş gibi sönük heveslerimizle
kuru ihanet kara yalan kızgın dil içinde
eriyik halimizi birbirine karıştırıp gün saydık
kış umudu saksıda kurumuş topraktı
karanlığa gömülü tohumdu alın terinin yiğit günleri
yağmurlar başlamadan önce

Evin Okçuoğlu

12 Ağustos 2010 Perşembe

ARINMA

ARINMA


Yazın aldığı maaş kesildiği için hamallık yapan, kışın ise sözleşmeli öğretmen olan Baba, bu yaz kalp krizi sonucu öldü. 15 yaşındaki kızı ve 21 yaşındaki oğlu kendilerine yardım etmek isteyen kuruluşu “Daha çok ihtiyacı olanlara verin” diyerek nazikçe reddetti.
Gazetenin birinde iki gün haber oldular. Birinci günkü minik ölüm haberinin manşetinde “özür dileriz öğretmenim” yazıyordu. Kim kimden özür diliyor anlamadım. Kendini insanlık adına sorumlu gören şirin bir basın mensubuna ait olmalı bu manşet... Ertesi gün çocuklara burs sağlayarak yardım etmek isteyenlere “hayır” diyen evlatların haberi vardı. Böylece konu kapandı.
Ölen baba evlatlarına miras olarak insanlık onurunu bırakmış diye düşündüm. Düşüncelerim bazen alıp başını gidiyor. Deniz Gezmişlerin ölüme gidişlerinden belki farklı gibi görünebilir öğretmenin ölümü ama işin özüne bakarsak, ikisinin ortak yanlarını görmek olası. Onurlu bir yaşamda ısrar ettikleri için onurlarıyla öldüler. Şimdilerde kimilerinin enayilik olarak gördüğü, alınteri ile onuru ile yaşamak ve öyle yaşayanların safında olmak açısından, Denizlerle örtüşen bir saftaydı sözleşmeli öğretmen.
Eğer sisteme uyumlu davranışların dışına çıkarsanız sözleşmeniz yenilenmez. Haksızlığa, yalana dolana, hırsızlığa yolsuzluğa hayır diyen bir tarzınız varsa işsiz kalırsınız. “İşi bilenler” ise konuşurlar:
“Abi, yeni bir ihale var, senin tanıdık araya girse de alsak. Tabii ne kadar gerekiyorsa takdim ederiz kendisine.”
“Malı teslim ettik abi, aracı firmamızdan alacak belediye kaldırım taşlarını.”
“Şehrin merkezine yakın büyük alış veriş merkezi inşasına giriştik. Arsalardan birini verip iskân izni tıkanıklığını aşarız. Ee bu işler böyle…”
Bu konuşmaları yapanların gözle görünmeyen bir örgütlülüğü ya da cemaatleşmesi söz konusu zaten. Bunun dışındaki toplaşmalar ise yasak. Yoksulluk yardımı, sadakası bursu ile toplumun birey ve yurttaş yanı törpüleniyor. İlerde yurttaşı olarak hissedilecek bir devlet yapısı da ortaçağ karanlığında görünmez olacak.
Adım atmak için bile rüşvet vermeye mecbur kalınan bir düzeneğin içinden, her insanca yaşama sürecinin dinlenip gözlenip izlendiği ve denetlendiği çarkın içinden çıkıp, kendini sokağa atmak isteyen milyonlarca Amerikalı kaldırımlarda, metrolarda, kartondan derme çatma barınaklarda, kimlik numarasız, sigortasız, evsiz, banka kartsız ve sağlık yardımsız, hayır kurumu barınakları yardımsız yaşamayı seçiyor.
Güvenlik güçleri tarafından görüldükleri yerde olası suçlular olarak algılanan bu kalabalıklar gittikçe ve kimi zaman da istekleri dışında hayatın zorlaması ile işsiz kalarak, evsiz barksız kalarak sokağa itilenlerin de katılımı ile çoğalıyorlar.
***
Güzel güzel yazıyordum. Yazdığımı okur kesti.
“Bir öyküde bunların işi ne yazarcım? Topla pılısını pırtısını çek şu kalabalığı buradan. Ortalıkta pis pis kokup yolumuza mani oluyorlar. Pis ve tembel insanlar kalabalığı bunlar, acımayacaksın. Hem kendi seçimleri böyle yaşamak, bakma sen, içlerinde yüksek eğitimli olanlar bile var.”
***
Ben yazar olarak hep ince ince düşünüyorum da yine de bazen okurun ne istediğini anlayamıyorum. Düşünmek istemediği kesin ama anlamamakta direnmesine ne demeli!!
Bu bakış açılarının eğriliğini nasıl doğrulatacağım? Öyle bir kısır döngü içinde yürüyor ki konu devrimsel bir sıçrama olmadan değişimin başlaması olası değil…
Ona anlatmalı şimdi:
İnsan karakteri, içinde olduğu yalan dolan ortamına uyumlanmadıkça yaşayamayacağını anlayınca bozulmaya başlıyor.
Orman kanunlarını şehirlere taşımışlar. Yaşamak için bencilleşip, sağa sola dirsek atarak ilerlemeyi yol biliyorlar. Böylece bozulma başlayınca yalan dolancıların sayısına eklenerek sistemi hem besliyor hem de ondan besleniyorlar. Sistemi hem çürütüyor, hem de kendi çürüyor. Çürüklüğünü bulaştırıyor etrafa… kirden geçilmiyor ortalık. Asıl kir ile okurun yakındığı kir aynı kir değil. Bunu ayırt edemez hale gelelim diye yırtınanlar var.
Kirlerini görmememiz, yakınmamamız için de her yol deneniyor.
Temiz bir yer kalmazsa en kötüsü kire alışırız, kanıksarız artık kiri göremez oluruz. Böylece anormallik normalleştirilmiş olur.
***
Temizlik hastalığım böyle başladı. Yazıp çizmeyi bıraktım. Elimde artık kalem yok. Bir gün toz bezi, bir gün fırça, bir başka gün deterjanlar, silgiler, sabunlar; yıkıyorum paklıyorum silip süpürüyorum.
***
Odanın parmaklıklı penceresinden sızan ışık gittikçe azalmakta, yazdığımı göremez oluyorum, başımı kaldırıp beyaz boyalı duvara bakıyorum. Gözümü ovuşturup ayağa kalktığımda kapı açıldı. Beyaz giysili güleç kadın elinde su ve ilaçlarla girdi yine. İçmemi kontrol ettiğini sanarak, yüzüne takılı donuk gülücüğü ile bekledi. Lekesiz duvarlar, kusursuz temizlik görüntüsünün altını kazıyorum şimdi. En kötüsü de bunlar oluyor. Hangisi kirli aslında? Net olarak kirli gördüklerimin içi tertemiz çıkıyor. Tertemiz görünenlerin altında ise irinli kirler birikmiş. “Deli olmak” işten değil.
Alınteri kirletmez.
Dünyanın bütün “kirli”leri birleşin.
Asıl kir temiz görüntünün altında.
Bu kirin temizlenmesi için okur lazım.
Yok, bu kir seçimle falan da temizlenmez. Yok yok, deli olmak işten değil.

Evin Okçuoğlu

29 Temmuz 2010 Perşembe

AKTİVİST




Gazeteden başını kaldırdı. Gözlerinin içinde anlam pırıltıları aradım boşuna. Kahverengi gözlerinde renk vermeyen bakışları vardı, geceleri denize yansıyan ışıltıları andırmıyordu. Tartıştığımız konuyla ilgili bir ipucu yakalamış gibi konuşmayı sürdürdü:
“Eylemci ya da militan değil aktivist diyorlar bir kere! Küresel veya yerel hiç fark etmez.”
Sabah sabah nerden aklıma geldi bu konuyu açtım bilmiyorum. Tarihi bir pastanede sabah kahvesinde onunla buluşacağıma saçlarıma kına yakar, gün boyu kitaplar ve internet arası oyalanırdım. Belki bahar sebzesi karaciğer dostu bir de enginar pişirmek vardı hesapta. Ama bu konu soğan doğrarken de aklımda olurdu, enginara yakışan bir tutam iç baklanın kabuğunu ayıklarken de. Ben kendimi bilmez miyim! Ben de aldım sazı elime ona laf yetiştiriyorum:
“Aktivist deyince tepki vericiler mi anlayacağız yani? Zararsız görevliler mi anlayacağız. Aktivist, hangi ideolojiden olduğunu belli etmeyen, hatta eylemlerin ideolojik kısmını gizlemek amacı ile özellikle yabancı dilden ithal edilmiş postmodern bir sözcük… Medyada kullanılmakta olan bir söz bu… Eskiden dernekler olurdu; üye aidatları ile yaşayan, şimdi ise platformlar var; fonlar ile ayaktalar. Bu fonları alanların organize ettiği eylemler var; bunların kimisi çevreci, kimisi feminist içerikli, kimisi siyasi... İşte bu eylemlerin içinde yer alanlar da aktivist oluyor. Onlar bir sol ideolojik söylemi asla yaklaştırmıyor etkinliklerine, belki yaklaştırdıklarının da özünü yok ederek alıyorlar. Eskiden bu türlere oportünist derdik ve halen buna yeni bir kelime neyse ki icat edilmedi.”
Eli koltuğun kenarındaki soğuk raptiyelerinin üzerinde geziniyor. Sonra kısa bir yudum kahve alıp düşünme payını yeteri kadar kullanmış olarak konuşmaya başlıyor:
“Olaya böyle bakınca, gereken yere gereken miktarda yollanarak, gereken dozda slogan atan kalabalıklar olmuşlar insanlar. Modaya uygun anılmak istiyorlar. AKTİVİST. Neden büyütüyorsun bunu?”
Onunla tartışmak boşuna bir çaba olacak. Konuyu değiştirsek diyorum. Oturduğumuz kafede hafif bir müzik yayını deri koltuklara gömülüp kalıyor. Rahatlıyoruz. Mis gibi kahve kokusu duyuyorum. Komşu masaya gidiyor gözüm. Filtre kahve kokusuna bayılıyorum.
Koltuklar hoşuma gidiyor en çok bu eski pastanede, bir de siyah beyaz desenli yer karoları. Suni deri olmalı bu koltuklar. Çocukluğumdaki devlet demir yolu trenlerindeki gibi yeşil renkteler, bazıları da kırmızı… Koltukların tahta ile buluştuğu kenarlarına dizilmiş sarı renkte üzeri pütürlü raptiyeler var.
Yıllar geçecek, devletin demir yolları varmış diyecek insanlar.
Aktivistler küresel köylerde haykıracaklar.
Görünmeyen bir erkten bitmez tükenmez talepleri olacak, yapılsın edilsin diyecekler. Tepkiselliklerini gösterecekler sözüm ona. Kendilerine burun kıvıranları ayıplayarak psikolojik linçten de geçirebilirler. Hem de uluslar arası aktivistler bunlar canım… Atlayıp araçlara ister başka ülkelere ister uzak illere gidip aktivistlik neymiş gösterecekler ele güne… Paraları bol demek. Fonlar para akıtıyor demek.
Yok yok, böyle olmamalı. Bu olumsuzluğun senaryosunu yazmayacağım. Benim düşlerim daha başka!
Kırlaşan uzun saçları ve küpesi ile karşımda sessizce gazeteye göz gezdiriyor arkadaşım. Benden uzaklaştı iyice. Aklı kim bilir nerede! Yeni heykeline vereceği şekildedir belki de. Sanatçılar böyledir işte, düşler kurarlar ve o düşü metale kadar somutlarlar. Demiri eğer büker, anlam kazandırırlar boşluğa düşen gölgelere…
Kafe kalabalıklaştı.
“Kalk kız benim atölyeye gidelim.”
Bunu derken gözü garsondaydı. Hesabı öder ödemez kalktık. Kuzguncuk’tan geçen bir otobüse bineceğiz. Deniz kıyısından ilerliyor otobüs. Denizi karşı sahili ve erguvanları bir film şeridi gibi izleyip, içimde hüzünlü anlamlar biriktiriyorum. Otobüsten iner inmez kuş cıvıltıları ağaç dallarından sekerek geliyor kulağımıza. Yokuş kısa neyse ki.
Atölye serin. Tahta masada bir tabak dolusu yeşil erik var. Komşunun bahçeden göz hakkı olarak gelmiştir kesin. Onun dışında bu geniş yüksek tavanlı küflü ahşap mekânda, metal kokusu, pas kokusu, kaynak kokusu.
“Ben biraz çalışayım, bitmek üzere olan bir iş bu. Bak, hem tahta hem demir kullandım aynı çalışmada…” diyor ve gözünü koruyucu kalkanla kıvılcımlar saçmaya başlıyor. Ben masadan birkaç erik alıp ağzıma götürüyorum. Elim uzanmışken derleyip topluyorum masayı. Birkaç kitap duruyor. Düzeltiyorum. Şiir kitabı var. “Sevdadır” diyor Arkadaş Z. Özger. Sayfalarda geziniyorum. Zaman puslar içinde akıyor.
Başını kaldırdı. Bunlar sabahki gözler değil! Gözlerinin içinde anlam pırıltıları görmek beni şaşırttı. Kahverengi gözlerinde renkler alevlenmiş bakışlarına vuruyor. Geceleri Kuzguncuk’ta denize yansıyan ışıltılar gibi. Demir gibi, ahşap gibi, sarı küçük raptiyeleri heykelin üzerine nakşettiğini görmek beni nasıl mutlu etti. Kucakladım onu.
O anda uzaklarda eskiden kalma bir tren sesi işledi içimize. Rayları Anadolu’ya doğrultmuş trenler geçti. Raptiyelerden kurtuldu elimiz, deri koltuklardan kalktık. Demiri tahtayı özünden kavrıyoruz o anda. Anadolulu bir eylem bu. Eli nasırlı yüzü maden karası bir eylem. Benim düşümle heykel aynı dili konuşuyoruz. Bunu iyice anlıyorum. Uzun kır saçlı arkadaşımın kucağından ayrılırken sabah beri tartıştığımız aktivist kalabalıklarına yabansı bir dudak büküyoruz.

Evin Okçuoğlu

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Sınır Nöbeti




göz göze çiziyoruz sınırları sevgili yüzlerine baktıkça
çizik çizik kırmızıdır gül kesiği sızlayan yanlarımız
aşkın mayın tarlasında ellerimiz sınır boyu uzanıyor
parmak uçlarımız dolunaylı bir kanmacada

bin bir sınır çekip siliyoruz sevda düşleriyle aramıza
her kapısında aşk sözlerimizden bir yığılma
düş geçit verse dil geçit vermiyor
sınır nöbetlerinde dokunuyor özlemin dikenli telleri
parça parça duygu kaçak geçişlerinden
karşı tarafın ellerine düşselleşiyoruz

içimiz rahatlıyor aynı aşk orada da nöbette diye
suçüstü ışıklar gezdirirken direnme noktalarından her bakışımız
karşılıklı sınırsızlık anlaşmasına bürünüyor gece

24 Temmuz 2010 Cumartesi

İhanet Tarlasının Kısır Tohumları


tel tel elenir toprak
savurup atar anadolu’nun bağrı ihanet tutmaz
gün gelir fikri kısır tohumlar gibi serpmek isteyen türer
bataklık dipli dünyalarından
gün olur ihanetin adı farklılıklar zenginlik olur
düşman kılık değiştirir
düşman dost gibi tutar ellerimizi
ellerimiz kanar
tek tek elenir toprak
bulaşık yılışık bir ihanet tarlasından
verimsiz çalılar çıkar
ayrık otlarıdır batar göze
gün gider
fikrini bir senaryoya kaptıranlar
geceye çekilip siner
gecede gölgesiz kalan
tartamaz güneşi
güneş ki çıplak bırakır gerçeği
gerçek hayatın yeşilidir
barındırmaz karanlığın renksizliğini

Evin Okçuoğlu

19 Temmuz 2010 Pazartesi

DOKUDUK HAYATI













Sevgili,
Bir demet çiçek oluyorum. Bırakıyorum kendimi suya. Anadolu’nun en kılcal ırmaklarından çıkıyorum yola. Binlerce yıl geçiyorum. Yüzlerce uygarlık yükleniyorum. Onlarca isyan kanı karışıyor rengime. Allanıp, pullanıyorum. Ezimlerden geçiyor yolum. Bileniyorum, direniyorum. Denizlere varıyor yolum.
Sevgili, sen orada en güzel günüm, sen orada her şeyden süzülüp arınıp ışıldayanım, orada bekliyorsun. Özlemle şanlı sayfalar dokuyor elin. Yüreğin en güzel gün için yaşamak çoğaltıyor. Bilincin tartıyor günü.
Ve bütün denizleri Anadolu’nun, sana varıyor. Sana varıyoruz. Köhne işliklerden, insan yutan fabrikalardan, kısır tohumlu tarlalardan sana varıyor yolumuz. Sana varıyorum. Demet demet, dalga dalga aşkla geliyorum.
Anadolu’dan Ortadoğu’ya yeryüzünün tüm kıtalarına kıyı kıyı yayılan dev adımlara dönüşen bir demet çiçektim ben. Orman kadar çok, aşk kadar güçlüyüm şimdi. Ellerimiz bir yüreklerimiz bir deviniyor. En güzel günün dokusunda bin bir renkte açmışız. Anadolu tadı katıyoruz evrensel dokusuna insanlığın. En güzel günle başlıyor takvim. Senle ben bitmiş. Biz olmuşuz o dokumada. Çiçekli bir basma tadında cıvıldıyor hayata kattığımız ton.
Sevgili, dokunduk, dokuduk ve doğurduk hayatı. İşte bu en şanlı doygunluk…

Evin Okçuoğlu

3 Temmuz 2010 Cumartesi

İÇ DENİZLERİMİZDE GÖLGESİZ

















kıpırtısız iç denizlerimize
ak saçlı bir bulut gölgesi yansıması
yansıdıkça söküp alması yosunlu özlemleri
kıyılarımızdaki çakıllar can acıtsa da
damla damla buluta katmamız kendimizi

zaman perdesini çekip
bulutla bir yansırken hayata
kadife bir düşe dalmalı hemen
ay soluksuz kalmalı bir süre
soğuk bir ışık taramalı saçlarımızı
aşk çırpındıkça gün ağarmalı

ve sonra karşımızda kocaman bir kapı
hep açık bir ürkünç noktadır orda
gözümüzü dikip beklediğimiz
ya kavuşamazsak bir daha
gelişe şenlik ateşi yakmalı
gidişe dilek ağaçlarınca umut bağlamalı

Evin Okçuoğlu

2 Temmuz 2010 Cuma

KAVRULUR DİZELER













Sevgili,
Sivas 2 Temmuz dendi mi, şiirler türküler dökülmeye başlıyor sokağa. İnsan sellerinde sönüyor yangın. Dağa taşa can yürür bu zamanda. Böyle zam anda zalimin elinde kaç kalem çürür sevgili, kaç çürük yürek deşilir sevgi yüklenmiş kalemlerle.
En son hangi dize gelir insanın aklına yanmadan önce kağıt kalem. Kaç canavar pençesi parçalar harflerimiz. Parmaklarımız yırtmaz mı son fermanını ortaçağ mahzenlerinden hortlayan uğultunun?
Şiir dizen düşleri vardı sevgili, insan insan atan yürek, karanlıkların hortlamasına duvar çeken dizeleri vardı… Alalım elimize bize bıraktıkları kalemi. Bak kalemleri sipsivri. Sazları cıvıl cıvıl.
En güzel dizeyi yazmak istiyor yüreklerimiz şimdi.
Onların yalın gidişine yanıyoruz.
Aklımda bir dize asılı duruyor. Kavrulmuş.
Biliyor musun sevgili, bir gün gelecek, dökülen yaşlarımızda, akan kanlarımızda, savrulan küllerimizde yok edeceğiz son zulüm kalesini. Öyle yakın, öyle net görüyorum. Senin de gördüğün gibi, senin de bilinçle yürekle bilip de söylediğin gibi inanılmaz güzellikte olacak olan o günde, bir soluk alımı da olsa var olacağım. Bir zerre karanlık kalmayana dek ışıyacağım o gün.
O zaman geldiğinde, hepimiz, bütün ışıklı dostlarla birlikte, o güne varmak için düşlerini dizmiş olan, tel tel saza dökmüş olan, geleceğe solukları varamasa da anısı varacak olan yitirdiğimiz canların acılarını, ancak o zaman onurla taşıyacağız.
Unutmayacağız.
Evin Okçuoğlu

19 Haziran 2010 Cumartesi

Sana En Yakın Halimdi
















sana en yakın halimdi
kaç yaz öncesi
bir karede deniz ben ve begonvil
aysız da değildi gece
ama karardı sular bakmıyorsun diye
kaç yaz geçti
sana en yakın halimdi
hüzün bir soluktu gezdi üzerimde
ürpertisi kırıştırdı suları
kırştırdı bütün göçmen izleri

daha dibe inmemişti tortusu aşkın
karışıp duruyorduk birbirimize
sen bir tutam gülüş döküyordun
ellerin bana kelepçe
ben hep hüzün serptim içimize

sana en yakın halimdir şimdi
sen notasız dinlediğim müzik
sen tuvalsiz boyasız bir resim göz bebeğimde
sana en yakın halim işte
ıhlamur çiçeği kokusu
sonra yasemin beyazı oluyorsun
çekiyorum içime
yaz diyorum kış diyorum
baharlar geçiriyorum bir kuru yaprak süpürmesiyle
ben hep dizinin dibinde
ben hep hüzün
göçmen izleri biriktiriyorum

Evin Okçuoğlu

8 Haziran 2010 Salı

EN GÜZEL GÜN İÇİN
















EN GÜZEL GÜN İÇİN


kol kolaydınız

elden eleydi bildiriler

şifresi çözülmemiş kahramandı kimisi

çatık kaşlı kavgada

diken bakışla çözüldü çözülenler

gün oldu devran döndü tek tek hücre hücre

toprağın sağırlığında koptu fırtına

tarih şaşırdı ne yazacağını


yalan kalemler türedi



çözülen buharlaşan bir süreçti

kendi kendini imha

başımızda kanlı bitler

çöreklenen de düşmandı

içimizden çıkıp sürünen

düşmanla aynı kanı içti

aynı kaptan aldı hayat suyunu



yer altının sesi soluğu kesilse de şimdi

susmadı en güzel gelecek için yaşayan yan

ne yılan ne çıyan bıraktı basıncı- birikimi tam olan

ne sınır ne set tanıdı

ne karanlık ne hücre kapısı

devrim kapısından aktı insan seliyle
Evin Okçuoğlu

7 Mayıs 2010 Cuma

KANADINDA İSYAN RÜZGARI











Sevgili,
Tecrit falan dinlemiyor, yüreğimin odacıklarından kanadında isyan rüzgârı ile yükseliyor aşkım. Sana haber vereyim dedim sevgili: Hani güler yüzlü bir kızımız vardı, hani tecritten hastaneye giden… Yitirdik onu sevgili. Bir gülüş daha ekildi toprağa. İsyanın biriktirdiği güçle, bembeyaz bir gülücükten oluşmuş kanadı çırptıran o güçle yükseldi.
Biliyor musun sevgili, kimileri soruyor suçu neydi diye… Başkaldırmaksa ölecek kadar başkaldırmıştı işte. Suçu buydu, suçsa eğer. Öyle çok alındı ki ellerimizden haklar, onur, insanlık ve tüm değerler, bu yoz bir sistem sevgili, öyle ki, ona baş kaldırmamak suçtur özüne bakarsak.
Şimdi bir baba Armutlu’da ellerini uzatmış dostların ellerine. Elleri serttir. Ama yüreğin yangınından ellerine kadar ulaşır sıcağı, o yüzden sıcaktır eli babasının. Yurdun her yerinden ellerimiz uzanmak ister o ele. Ana yüreğine baba şefkatine ve diğer tecrit odalarından yürek odalarımıza kurulur köprüler; ellerimizin sıcağından, yüreğimizin isyanlı yangınından olan köprüler…
Bu ilk mektubumda acı haber veriyorum. Ama bu toprakların kızları oğulları var sevgili. Zaman zaman isyan başkaldırıları ile toprağa düşüyorlar, ama geleceğimizin güzel günlerimizin, göremesek de o günleri yine de gelecek olan o insana yakışan günlerin her anını hazırlamada biriken güce katılıyorlar. O güç, haramilerin saltanatına son diyor, yoksul sofralardan çalınan onuru, aşkı, her şeyi geri biriktiriyor.
Onlar ise tir tir titreyerek korkuyor sevgili. Güler direncinden, gülüşlerimizden, sevinçlerimizden aşkımızdan korkuyor. Biz ise birikiyoruz bir çağlayan direncinde, bir gülüşün beyaz kanadında, ağıtların yakıldığı son cemde birikiyor öfkemiz. Birikiyor en güzel gün için olan sevgimiz.
Sana buradan bilincimde açtırdığım sevgi çiçeğimi yolluyorum.
“UNUTMAYACAĞIZ”
Evin Okçuoğlu

1 Mayıs 2010 Cumartesi

DEĞİŞİM DÖNÜŞÜM ve hatta BAŞKALAŞIM








“When people run in circles its a very very
Mad world –İnsanlar halka olmuş koşarken, bu çok çılgın bir dünya”


Bu şarkı sözü hiçbir yere gitmeyen anlamsızlık içinde devinen insanları nasıl da güzel anlatıyor.
Ama yaşadığımız çağ değişim çağı; ayak uyduramayan yandı. Değişime uymayanlar halaydan horondan atılır kalır gibi bir kenara itilir de çağdışı çağdışı ağlar köşesinde, kimse dönüp bakmaz yüzüne.

Dünya egemenlerinin medyadan sildiği, yok saydığı kişiler ne basit kalır garipsenirler. Örneğin, işinden atılmış, ücretini alamamışlar topluluğu bu değişimin karşısında eski bir film gibi soluktur. Eskiye ağıt yakılır ancak. Eskinin inkarı törenidir ağıtlar aslında. Her şeyi boş bir çuval halinde yere yığılana kadar boşaltırlar. Bütün ÖZler boşaltılır. Ama görüntüler yerindedir.

İşçiyseniz kaç aydır da ödenmemişse ücretiniz, gidecek hak arama yerleri yeni dekorlar konuncaya dek kaldırılmışsa, kalmışsınızdır fabrika parmaklıklarının arasında bir başınıza… üretim çarkının gönüllü mahkûmlarısınızdır. Yok yok üzülmeyin asla bu durum size hissettirilmeyecektir. Bayram var seyran var, koşun sizi satanlarla birlikte davul zurnayla oynamaya… Sizinle alay ediliyor palyaçosunuz artık; katilinizle kol kola, sizi satanla ense tokatsınız.

Değişimin demir ağlarındasınız… Değişimde artık bütün mekanlar ya ortadan kalkmış ya da başkalaşmıştır. Hak arama yerleri de silinir gider. ILO, sendika, çalışma bakanlıkları ve mahkeme duruşma… Hepsi ya eski moda ya mutasyonda…
Eski mekanlar, dağ taş, üretim araçları tek tek satılıyormuş. Olsun canım, değişim için her şey feda!!! Bakın ne güzel dönüyoruz dönüyoruz döndükçe çıkıyor aklımız başımızdan ama biz halen kendimizdeyiz sanıyoruz.

Öyle bir dönüşme ki bu kendimizden çıkıp BAŞKALAŞANA kadar sürecek. Bambaşka biri olacağız dönüştürücülerin elinde. Öyle ki, kendini aslan sanan fareler artık masal değil. Masal yazmak için de gerçeğin ta kendisini yazmak yetiyor bu devirde. Tüm köhnelikler parıldayan saray gibidir artık. Dönüşeceğiz diye koşup duran çılgın bir dünyada, varsayımları gerçek gibi görmeye başlatılmışızdır. Kendini patron sanan işçi canhıraş toplam kalite çemberinde kendisi ile rekabet edercesine çalışmaktadır. Hak hukuk için zaman yoktur; düşünmek ise sadece iş içindir. Kendi için bir şey düşündürülecekse onu da düşündürücüler düşündürür. Ne de olsa,
İMAJ –YAPICILAR, TANSİYON ARTTIRICILAR, GAZ ALICILAR vardır ülkelerde.

Toplumsal değişim dönüşüm ve hatta başkalaşım sürecinde oyuncak olduğumuzu göremeyelim diye yaftalar hazırdır. Çağdışı, ırkçı, şoven ve hatta gerici bile olursunuz eğer değişimi sorgulamak geçerse içinizden. Katilinizle el ele bayramlara gidersiniz. Başkalaştıkça katilinizi sever sayarsınız. Barış içinde bir arada yaşama tezini günde beş vakit terennüm ederek, özgürlük ve demokrasi diyerek kemiğinden sıyırırlar etinizi. Ruhunuz duymaz. Yanılsama içindesiniz. Bir gün deneyin bakın işçi kardeş, emekçi yoksul aç kardeş, memur işsiz veya emekli kardeş deneyin bir gün kendinizi çimdiklemeyi, hiçbir şey hissetmezsiniz. Başkalaştınız artık siz. Yemekteyiz izleyip doyun. Evlendirme programları ile aile kurun. Mayıslarda gaz almalık sürüler halinde gidin meydanlara düşmana sizi satanlarla kol kola salın gazınızı. Bambaşkasınız artık. Başkalaşım dedikleri bu işte, mutasyon yani… Garip bir yaratığa çevrilmiş ve dünyayı sarmış GDOlu mısır tohumları gibi hormonla kimliği şişirilmiş bir DÖNÜŞÜK oldunuz.

Başkalaşım devrinde aslında her şey aynıdır. Bakış açıları iğdiş edildiğinden değişiklik var sanırsınız. Yoksa sömürü aynı sömürü, açlık sefalet aynı, onuru kıran sadaka atmalar aynı. Ama siz ona FON diyorsunuz, fonlardan yararlanıyorsunuzdur artık. Adı fondur, sadaka değil, sus payı hiç değil… Yaranma dönemlerindesinizdir sadaka dağıtıcınıza. Yaranmak adına başkalaşmaya hız verirsiniz. İşte size çılgın bir dünya…

Nazım kabahatin çoğu sende canım kardeşim dedi.

Kendini bu rüyaya bırakan, sattıran kendi olmaktan çıkarıp başkalaştıran SİZSİNİZ.

Ve şimdilerde moda olan ÖTEKİne GÖKKUŞAĞI RENLERİNE ÇOĞULLUĞA BİN ÇİÇEK AÇSINLARA kanmadasınız.

Oysa BAMBAŞBAKAN komutasında başkalaşık tek tip insan süreci ilerlemekte gittikçe…

Yok yok artık başkalaştık hepimiz!! O yeni OLANA insan da denmez. Bilişim yönetişim gibi süslü sözler devrinde EMİR KOMUTA ZİNCİRİNDE ‘DÜŞÜNEN’ ROBOTLAR devridir olacak olan BAŞKALAŞIM bittiğinde…

29 Nisan 2010 Perşembe
















Tokat

bir çocuk bakıştan kopan milyonlarca şimşek
Uzakdoğu barakalarından çakan
al sana bir de yıldırım çarpması
emeğin tamtakır sofrasından

esmer kıtadan
göktaşı çarpmasıdır bu çığlık
tek tek kırar canevindeki kasaları
kamçı izleri şaklar
esmer tenli büyükkalleşin yüzünde

eğdirdiğin başların yumruğu Anadolu usulü
saralı yüzünde kıvılcım
hoyrat kılıç kalkan
tüm kıtalara sıçrayan çelik bıçak sırtında

geç bırakılmış kan fışkırması onurun
geçilmez sınırında dikilen dağ direnci emeğin
kükreyen can havli her adımda yüzüne çarpan
günü geçmiş vampirsevicileri korkutan
son tokat zinciridir şakırdayan

Evin Okçuoğlu

17 Nisan 2010 Cumartesi

YAĞMUR GİBİ

















Yağmur Gibi

birlik bitmiş ikilik başlamıştı
çağlar boyu toprağın en yoksun damarında biriken isyanla
tükenmez bilincin yağmurunda
ilk süzülen biz değildik ama buluştuk damla damla
isyanın bilinciydik döküldük bir anda
ve o andan sonra hep yağdık, biriktik
bulut kıvamından yağmur kıvamına

bu toprak ki sevgilimiz dünya
her damlası başkaldırıdır
her damlası kavuşma
dünyaya açılan pencereden süzülüşler boyunca
özümden damıttığım berraklığımla
….sevgili diyorum sana
……aşkgili
……….düşgili diyorum
güzel günüm
kaynayan kanayan hiç durmayan yanım
güleç yüzlü günler adına
ilk düşen isyan damlasından bu yana
hep kavuştuk suda
………toprakta
………….umutta

bilinçle
…..isyanla yandık
güneşlerce ısındığımızda
……..yükseldik bin bir damladan
milyonların arasına karıştığımızda en güzel buluttuk

ve biliyoruz artık
bir daha yağdığımızda sınırsız olacak bu dünya
ellerimizle sileceğiz karabulut izlerini
gökyüzü ışıyacak sevgili, gözlerimiz gibi

bir daha yağdığımızda çoğalacak düşdeşler
her penceresine yeryüzünün
gülücükler bırakacak güneş
sarı solgun bir yıldız kayıp gidecek
başımızı kaldırınca yukarıya
….bulut olacağız
yere indirince
…güleç bir toprak
damarlarımızdan insanlık ekini akacak
kıpkırmızı bir tan ağarmasıyla buluşacağız
ellerimizin gür ateşiyle beslenecek gelecek

Evin Okçuoğlu

11 Nisan 2010 Pazar















Çek-El

Batık dünyaların küfle süslü el oynaklığında
Ota alkole batmış kalemlerin gökten inmeli dizeleri sökün ederken
mürekkep ıssız beklemededir gün sayar geleceğe

çekilmez ellerin düşlerinden günübirlik kurmacalar çıkar bin bir ıkıntıyla
alkışlı şakırtılara karışırken her çıkana el pençe taraftar bayılır
çeken el çeker gün gün büyür koca kafalar
boş durmamış der “bizimkiler” çek çek gelir karşılığı haydan sonra huya gider

sanat dalları karışır birbirine için için tüter bir yanda
güç birikir önce, sonra gelir patlama
kaybedeceği yok dedilerse de büyükler zincirlerden başka
insanlık onuruyla koskoca bir dünya var, sayar gününü
ne göksel dolambaçları dinler ne ekmeğin tadına kul eder kendini
üretmenin ekmekten güzel tadıyla geçer en son köprüyü

geriye kalan tortular çek veren el kadar küçülür
son dilekleri olsa olsa gömülmek olur kutsadıkları sözlerle
tarih kusmazsa eğer kaldırmayıp midesi, son dilekleri de olur.


Evin Okçuoğlu

3 Nisan 2010 Cumartesi

Döner Kapı



“Yuh artık, sen de abarttın iyice. Utanmasan Denizlerin asılmasının da suçunu bize yükleyeceksin.”
“Tarihsel suç ortağıyız. Geçmişin de hesabını vermek durumundayız. Bugünkü işsizliği ele al örneğin; sömürünün tarihsel reaksiyonu sonucudur. Sömürüye karşı olamayışlarımızla yapmadıklarımız etmediklerimizle, yanlış yaptıklarımızla hepsi bir arada bu reaksiyonun içindeyiz. Bir nesil öncesinin biriken artı değerlerinin de hesabını sormak bu günün işidir o nedenle.”
Kapı aralıktı. İçeri girsem konuşmanın tam ortasına düşecektim. Keşke döner kapı olsaymış bu kapı… İşime gelmeyen bir şey görüp duysam kapının ötesine geçmem, döner dururudum. Hiç çıkışa adımımı atmazdım. Döner kapılar öyledir işte, sarmalından çıkmak için bir sıçrama yapmak gerekir. Yoksa dön babam dön. Bir de otomatik kapılar var. Onlara yakınlaşmayagör! Hemen açılıverirler, ondan sonra yürü ya kulum!
Bu kapı aralıktı. İçerde benim gibi içi geçmiş kuşağa hesap soran genç soluklular var. Pencere kenarındaki büro masasında oturan genç hukukçu, her şey birbirine bağlı diyor şimdi de,- ki öyledir- sonuçsuz kalan grevde, ölen yoldaşta, kırılan sol yanlarda hepimizin parmağı var. Faşizme köpürüp durdukça, egemen sömürgenlere hırslandıkça biraz da kendi beceriksizliklerimizi gizlemiş oluyoruz, diyor.
İçerisi aydınlık. Penceredeki tül açık. Kapının kıyısında odanın loş bir karaltısı gibi görünmeden duruyorum. Oda ile kapı ve kapının dışı hepimiz bir bütünüz aslında. Geçmiş, gelecek ve şu an gibi birbirine bağlıyız. Ben onlara göre geçmişin çürüyen yanıyım. Çok değerli olan yanlar da çürüyor, beş para etmez olan yanlar da. İsyanlar sessizlikle öldürülüyor. Bir kurşun geçiyor zamanın içinden ve kurşun fabrikatörü de üreten işçisi de kurşunu yiyen ve atan da hesabını veremiyor. Kapılar öpülmeyi bekleyen körpe dudaklar gibi aralık bekliyor. İçeri girmek de dışarı çıkmak da olası, kapıyı yavaşça örtüp mühürlemek de.
Annelerimizin file ile alış verişe gittiği günleri düşünüyorum. Kasalarla alınan çuvalla gelen patates soğanlar zamanı. Yükselen bir süreçti, kapitalistleşme süreci. Sonra mertlik bozuldu misali naylon torbalar ve Pazar arabaları dönemi başladı. Yeniden yapılanma ile canımıza okundu. Şimdilerde ise örneğin komşumuz Nurten teyze artık ardı sıra tıngır mıngır sürüklediği Pazar arabasıyla alış verişe gitmiyor. Çünkü öyle elde taşınamayacak kadar çok bir şey almaya kesesi yetmiyor artık.
Bu çocuklar gencecik pırıl pırıl bilinçleri ile neler diyor öyle! Tarihsel reaksiyonmuş. Türkçesini diyorlar hem de; tepkime mi neymiş reaksiyon. Elim varıp kapıyı kapatamıyorum. İçeriye de bir cesaretlenip giremedim. Ama kulağım onlarda, yüreğim gibi.
“Tarih hızlı yazılıyor ya işte ondan bütün bunlar.” Kapının solundaki masada oturan stajyer avukattan bu sözler. Kaç kez yeni paralar basıldı, sıfırlar atıldı değişti durdu hesap kitap işleri. Önceleri bir nesil geçerdi şimdilerde hepsi bir hayatın sayfalarına sığabiliyor. Dediği doru, gerçekten tarih hızlı yazılıyor.
Aklıma birden geliverdi hani şu kapıları incelesek tarihi anlamak daha bir kolay olacak. Kapılar önceleri iple çekilip açılıveren avlu kapılarıydı. Sonra ahşap kapılara kilit geldi. Sonra kapılar çelik oldu. Ve tam tersi de tüketim için olan kapılar mağazalarda otomatik açılır oldular. Yeter ki gelin girin tüketin. El değmeden açılıverir kapılar. Ya döner kapı neye benzer? İçerinin havası içeride dışarının havası dışarıdadır ama geçişlerde bir sıçramada değişir mekan. Ya içerdeyiz ya dışarıda, dışarı gidecekmiş gibi yaparak hep içerilerde kalmışız. O hamleyi yapana kadar kapı baca çekik kendi içimize kabuğumuza sarmal halde dönüp duruyoruz.
Burada dur yazar hanım. Okur Fırçası bölümü gelecek diye bekledik durduk kapı baca derken aldın lafı bırakmadın. Gözümüzden kaçtı sanma sakın hiçbir avukatın adını memleketini duyurmadın. İnsan kahramanların tasvirini yapar azıcık. Ha, sen bununla da bir şey ima ediyorsan o ayrı. Memleketleri neresi olduğu önemsizleşsin istiyorsun. İsimler kimlik bilgileriymiş, geç onları diyorsun. Anladık. Ama kapılarla bozmuşsun aklını yazarcım. Aç kapıları dediler açtık küreselleşme rüzgarında çarpa çarpa açıldı kapılar. Daha ne istiyorsun bizden. Kapısız bacasız apaçığız şimdi ele güne karşı neyimiz var neyimiz yok yağma talan verdik. Daha ne istiyorsun. Döne döne durmadan aynı yerde debelendik. İstediğin nedir şimdi, tarihin hızlı hızlı yazıldığından şikayet mi edelim. Olan olmuş bir kere. Sen çık şu kapı aralığından da asıl hiç açılmamış kapıları açmaktan söz et. Kulağının ayarını gençlere uydur gençlere. Bir de şunu unutma e mi yazarcım. Kapının kimisini de omuzlayıp açacaksın!
Evin Okçuoğlu