ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

8 Mayıs 2025 Perşembe

bir sandal salınması gelgitlerimiz/Evin Okçuoğlu

 

bir sandal salınması gelgitlerimiz

tarihin küflü evlerinde serin bir avludayız

aşkın sonsuz kıpırtısında deniz.

asırlık ağaç gibi sağlam ve sessiz

Evin Okçuoğlu


ağlama dedim/Evin Okçuoğlu

 


ağlama dedim
bugün  kendimle söyleşirken 

her sınava hazırlan 

ya geçersin ya kalırsın 

ne var bunda dedim ama boşuna

özüm yüreğini yormada

 

o deyişler yazılmış 

o ezgiler çalıp söylenmiş

eksiği yok fazlası var

kalpten dile gelmiş

su gibi akmış gitmiş hepsi

tortusu ben 

kalıntısı ben

yorgunluk neden dersen

kurumuş gözelerde

akarsu düşlemesinden

Evin Okçuoğlu

dünya taşlarını döküyor /Evin Okçuoğlu

 

dünya taşlarını döküyor 

yüzü hiç bu kadar çirkin olmamıştı

ölüm serilmemişti her yere 

 

hayret edilecek bize

nasıl dayandı yürek

nasıl direndi onur

yüz yıl sonra sevdiğim 

demişti ozan

o çoktan geldi geçti

 

bir gün elbet diyoruz yine

dünya yaşanası olacak 

bunu nerden biliriz

tarih var akıl bilimle yürüyen

çıldırmış yanlar hep  sönmüş

tek değişmeyen değişim 

güldürmüş yüzleri bir zaman

 

şimdi aman aman 

şimdi leyli leyli

şimdi el aman denen an

çok zor zaman

çok zor zaman 

utanılası karanlıkta

dilimiz varmayan zaman

 

ahlar zamanı 

vahlar zamanı

şimdi tiksinme zamanı

saç sakal şalvar 

aç zaman

sır zaman

sonra her şey ayan beyan

 

dilimiz varmaz elimiz yüzümüzde

çocuktan utanma zamanı

çocuklardan

 

ah zamanı ahlar zamanı

çiçekler bezekler yetmez 

dünyalar serse şefkatini yetmez

Evin Okçuoğlu

 

 

en son ne zaman düşünmüştünüz beni/Evin Okçuoğlu

 

en son ne zaman düşünmüştünüz beni

yanık bir türkü kokusu sarmıştı evi

perşembenin gelişi belliydi hani çarşambadan

bilmem kaçıncı uykulardan uyandırmıştı sizi o duygular 

anlıyorum demiştim neden 

bu aralar sessizdi dünyanız 

yemeyip yanımıza koyduğumuz sözler taşmıştı sonra

ev hali işte 

çıplak geziniyordu düşleriniz

ıssız odaların tavanlarına yapışık 

hiç gözü kırpmayan iki göz

çeke çeke gelirdi aklımıza 

ulu çınarların 

heybetli duruşundaki giz

sonradan nasıl da açmıştı 

solmaya yüz tutan çiçeğiniz

Evin Okçuoğlu








gittikçe sığmaz olduk gözaltılara/Evin Okçuoğlu

 

gittikçe sığmaz olduk gözaltılara

ellişer yüzer binlere vardık.

atıldıkça işten atıldık ekmek kavgasına

sığmaz olduk tecride, kapalıya

doğmaz olduk kıskaca cendereye

oturma eylemleri yürüyüşlerle çoğala çoğala

gittikçe doğmaz olduk bugüne/ kurduk güzelim yarını

Evin Okçuoğlu


eskiden daha görkemli olurdu ölüm törenleri/Evin Okçuoğlu

 

eskiden daha görkemli olurdu ölüm törenleri

şimdi sıradan ve abartısız

acılar peş peşe biri dinmeden diğeri gelip damlıyor 

göz yaşı kolyesine 

şimdi abartısız gömüyoruz ölüleri

uzaktan sabır diliyoruz 

acınız sağalsın diyoruz

ateşin düştüğü yere 

yasımız bitmeden geliyor yenisi

ölüm sıradanlaşıyor sanki

kapanan bir devri selamlıyoruz 

unutma yeni yüzyıl unutma dünya

kıydık kıyıldık yenişemedik daha

güzel günleri kurmak kaldı yeni çağa

Evin Okçuoğlu


sakın bırakma sakın vazgeçme sevmekten/Evin Okçuoğlu

 

sakın bırakma sakın vazgeçme sevmekten

derler ya aşıklar bazen

işte bir yıldız sönmesin diyedir o

ertelenmesin diyedir doğumlar 

su kapları dolu kalsın diyedir sıcak havalarda.

tazelensin diyedir vazoda çiçekler

Evin Okçuoğlu




gözlerin karanlığındaki keder kuyusudur/Evin Okçuoğlu

 


gözlerin karanlığındaki keder kuyusudur

içine doğru akan yaşlarla dolar taşar

bir parıltı geçer yıldızlı aylı gecelerde üzerinden

soluğu kesilmiş aşıklar  bambaşka bir ezgide susar

Evin Okçuoğlu

hiç /evin okçuoğlu

 


hiç oluşmamış bir ezginin duyulmadık notalarında sürmüşüm izini 

en derinde tutup nefesi

beklemişim sonsuz devinimi

aynı rüzgarda titreşirken uçurtmalar 

aman sakın 

arapsaçı olur  ipler bir anda

ayıkla pirincin taşını sonra 

ayıkla aysız gecelerin gezinen düşlerini

yutkunup dur aldırışsız 

uzak bir gezegende 

kavuşma hevesini hiç yazma

şiirsiz soluksuz bir başına

iyi ki geçmiş esinti dersin 

iyi ki karışmamış ipler

kimi bu yana 

kimi öte yana gitmiş

düşünsene 

rüzgârsız da uçabilmişim

kopsa da kırılsa da 

hiç olmamış bir düşün içinde

hiç yağmamış bir yağmurun altında 

kendime yığılıp kalan 

hiçten bir düşle titreşmişim

Sana bir ezgi göndermek istiyorum/Evin Okçuoğlu

 

Sana bir ezgi göndermek istiyorum

Geziniyor ruhum şarkı türkü dünyasında

Bir ince ipliksi tel gerekiyor

iki yürek arası tınlayan 

çocukluk düşlerimizden 

penalar koşuyor tellere ses vermeye

Yetişkin günlerimizden kaynayan sel oluyor her vuruş

derin bir özün 

diğeriyle kavuştuğunda  çıkan o ezgiyi arıyor herkes

Biz ise çoktan ahengi tutturmuşuz

 

Bütün pembeler bütün çiçek salınımları seninle güzeldir bilirim.

Rüzgarda yükseklerde beyaz bir taç gibidir başın eğilmez.

Bakarsın  uzaklara deler geçersin duvar demez yol demez uzak demezsin 

bakışın koşar gelir de bir ela hüzün gülüşüyle kavuşur.

Evin Okçuoğlu




 

Narin bir hüzündü o/Evin Okçuoğlu

 


Narin bir hüzündü o
Geldi ve geçti dünyadan
Elini tuttukları kaldı geride
Kelebek ürkekliği
Dost sıcaklığı
Kanat kıpırtısı
Yavaşça sildi dünyamızdan
Kısa bir an gibi kaldık
Bitmemiş bir şarkı
Upuzun bir nehir şırıltısı

Kalakaldık.

Evin Okçuoğlu

Hiç masum olduk mu bilmiyorum/Evin Okçuoğlu

 

Hiç masum olduk mu bilmiyorum

Belki bir dal bahar izi vardı gözümüzde 

Ayaz fırtına yemeden çiçeğe dursun istedik

Hiç masum sevmedik mi biz

Zavallı bir adam sokak kedisini okşarken

Bir tutam çiçek vermedik mi 

Masum sevgilerin simgesi

Çekip gitmedik mi kendimizden

Denize gömülmedik mi 

Kulaçlar sonsuza sürerken

Hiç masum olmadık mı biz

Sızlayan yaralara dokunup

Yaralarımızdan tanış olmadık mı hiç

 Evin Okçuoğlu




şehre gelmez/Evin Okçuoğlu


 

Zordur taşımak aşkı/Evin Okçuoğlu

 



Zordur taşımak aşkı
Derinlik yoğunluk ve titreşimdir
Ya sırrıdır hayatın

Ya da sonsuz gerçekliğin özüdür
Yükselt bizi ey aşk
Özünün doruğunda
Karışalım kosmosun büyüsüne
Kırmızısı olalım gülün
Beyazı mest edişin
Sonra sessizliği
İki gözün
Sonra konuşması
İki gözün
Sonra iki gözün kapanması
Aşk ile

Evin Okçuoğlu

7 Mayıs 2025 Çarşamba

Uzun bir çığlık olsun bu şiir/Evin Okçuoğlu

 




Uzun bir çığlık olsun bu şiir

Dünyalar duysun

kosmos duysun

Yüzünü örttü bebekler

Utanç içindeyiz

O kâğıtlar o maden parçaları

O yüreksiz bedenlerin

korkunç dehlizinden geçiyoruz

Ateşin düştüğü yer her yerdir

Yanan biziz yıllardır o karanlıkta

Görsün diye yüreği olanlar

Aydınlık çakıyoruz bir bir

Duysun bizi görsün halimizi

gelecekteki kardeşlerimiz

Bu dehlizde

bebek öldürüyorlar

aç bırakıyorlar

Evler yıkılıyor başımıza

Kanayan yaralar dere

Hırs ile deşiliyor toprak

O kâğıtlar o maden parçaları

Çil çil irinli kanlı sofralar

Duysun kozmosta kardeşlerimiz

Hücrelerimiz acıyor

Duysun yüreği olanlar

Gücümüzü verdik bir çığlığa

Duysun kozmos

Duysun yüreği olanlar

Evin Okçuoğlu 

 

23 Kasım 2024 Cumartesi

Çocuk Hakları diye bir şey

 ÇOCUK HAKLARI DİYE BİR ŞEY

Evin Okçuoğlu

(SAKIN KIZMA ANNE kitabımdan)


A: "Yine hakkımı yedi öğretmen. Beklediğimden az not aldım. Kağıdımı görmek istesem ne der acaba? Şimdi bana takmasın da. Boş ver. Zaten alıştık hak yenmelere." 


B: "Ah şu kardeşim yok mu! Hep üste çıkar tartışmalarda. Annem de babam da ondan yana. Ben adam değil miyim? Bi kere de yansız baksalar olaya da dişimi kırsam!"


C: "Bütün ders yılı canım çıktı test çözmekten. Büyük şehirde olsam, dershanelere gitsem. Daha çok kitap edinsem. Ne biçim yarış bu ya! Kimi önde kimi arkada; başlangıç çizgisi eğri büğrü. Onca emeğim boşa mı gidecek şimdi? Ya kazanamazsam? Haksızlık bu!"


D: "Şu Aysel yok mu! Hava atmaya bayılır. Aman iyi anladık, giyin kuşan son moda. At havanı bakalım. Bak yine aldığı yeni kotunu göstermek için geziniyor. Kaç ay harçlık biriktirmem lazım? Dur bir hesaplayayım. Üff! Bizi aşar bu iş. Kriz de hiç uğramaz Aysellere nedense!"


E: "Babam bu hafta da almaya gelmedi. İşleri varmış. Hep de hafta sonu işi çıkıyor. Hadi tamam ayrıldınız, anladık. Ama ben onun çocuğuyum hâlâ. Babamla görüşmek hakkım değil mi? Özledim ama belli etmiyorum. N’apıym, annemin de bir şey gelmiyor elinden."


F: "Tamircide çalıştığım her halimden belli. Okulda okumak varken, üç kuruşa burada iş öğreniyorum. Ellerimin karası hiç geçmiyor. İçine işledi derimin. Ele güne karşı utanıyorum. Ne olacak işte "çırak" diyorlardır. Desinler. Evde anam ne pişirebilmiş, malzemeden çalıp da ne koymuş önümüze! Kimin umrunda?"


G: "Bunu kimselere anlatamam. Çok utanırım. Geceleri kabuslar görüyorum. Dokunmayın bana diye uyanıyorum. Derdimi kimlere desem? Kim anlar beni? Kim kayırır? Ölsem daha iyiydi."


H: "Her yanım çürük içinde. Öğretmen halimi gördü. O sordu ben sustum. Ne diyecektim yani! Babam evire çevire dövüyor, diyeyim de daha beter mi olayım? Şu içmesi olmasa! Hırsını benden alamasa; kardeşimden, o da olmadı anamdan çıkarıyor. Ben büyüyünce öyle baba olmayacağım."


İ: "Bütün sınıfa rezil etti beni öğretmen. Hiç sevmiyorum onu. Derse de çalışmıycam işte! İstediği kadar fırlatsın kafama o tebeşirleri. Geçen gün de tuttu, isim taktı bana! Yok efendim neymiş, soruya cevap vermeden ‘şey’ diyormuşum! Adımı ‘Şey Ali’ koydu. Milletin diline düştüm."


J: "Ağlamaktan gözlerim şişti. Korkuyorum. Yine o karanlık yere kilitlerse beni. Ne yapsam suç. Neden benim böyle bi ailem var. N’olur beni kurtarın diyecek biri yok ki! Kimseye derdimi anlatamıyorum."


K: "Bu yabancıların arasında işim ne benim ya! Ben kendi yurdumda oturaydım keşke. Evimde barkımda su mu çıktı da el kapılarına geldik. Ben arkadaşlarımı isterim. Bana kimse sormadı ki! Sanki bu benim hayatım değil."


L: "Ah başım, yanıyorum, çatlıycak gibi ağrıyo. Ne doktor ne ilaç, iki gündür serildim kaldım yatakta. Ot kaynatıp içiriyo anacım. Sağlık ocağında bi hap yazdırsak bari. Yazdırsak da nerden alsak ilacı. Her şey uzak buraya. Hastalık yasak burda. Dermansız köy deselermiş bari adına! Ah, biraz uyusam da yeniden doğmuş gibi uyansam!" 


M: "Televizyonda gördüm o çocukları. Boylarından uzun tüfeklerle sıra olmuşlar, rap rap diye yürüyorlar. Savaş oyunu mu bu yoksa? Çocuktan asker olur mu hiç?"


N: "Düştük işte sokaklara. Ne olmuş yani? Evden kaçmışım, kaçarım tabii. O kadar eziyete, kaçmasam da ölse miydim? Ee şimdi de düştük içicilerin arasına. Çek bi fırt derken olduk bağımlı. Amaaaan ya! Dünya böyle işte! Çek bi fırt!" 

O: "Üff! Canım sıkılıyo. Bi çocuk parkı olaydı da, acık oynasaydım. Bi de en çok yanarım da, bu kasabada tiyatro olmamasına yanarım. Dedikleri gibiyse bir büyüsü varmış onun. Televizyondan kat kat üstünmüş. Ama nerdee!"


P: "Geçen gün okulda bir kağıt dağıttılar. Çantama attım. Evde okurum dedim. Oturdum şimdi okumak için. Bakayım ne yazıyor:


’20 Kasım 1989 da imzalanan Uluslar arası Çocuk Hakları Bildirgesi. 1995’ten beri ülkemizde hukuk konusudur.’ 


Diyor, evet geçelim buraları... devam edelim.


‘Çocuk İstismarı ve İhmali: bedensel, duygusal, ekonomik istismar...’ 


Ne demek bu şimdi? 


‘Duygusal ezim nedenleri: Reddetme, aşağılama, ayırma, yalnız bırakma, isim takma, tehdit, vurma, ...’ 

‘Öğrencilerin hakları: Düşüncelerini söyleme hakkı, güven içinde bulunma hakkı, sağlığını tehdit edici davranışlara dur deme hakkı...’


Ne çok hakkımız varmış bizim böyle! Dur bakayım şurada ne diyor?

‘15 yaşından küçük çocukların çalışması yasaktır. Çocuklar savaştan korunur, askerlik yaptırılamaz.’ 


Ne de önemliymişiz biz çocuklar! İstanbul Barosu Çocuk Hakları Komisyonu hazırlamış bunca şeyi. Hiç haberim yoktu! Oh be! Ülkede kanun var, nizam var. Hak var, hukuk var. Yasaları uygulasınlar. Çocukları korusunlar. 

Kim koruyacakmış? Ha şurada yazıyor.


‘Madde 4. Bu sözleşmedeki haklarımın uygulanması için gereken her türlü çaba gösterilir. 

Haklarımdan yararlanmam bütün devletlerin güvencesi altındadır.’  


Madde 7. Her çocuğa doğduğunda bir isim konur. 

Devlet bu ismi kaydeder. Çocuğa kimlik verir. Artık çocuk o devletin vatandaşı olur.’


Vatandaş oldum ben. Devlet de babamız. 

Devlet baba,

Devlet baba! 

Haklarımızı uygula. 

Beslenme, barınma, eğitim, sağlık.

Sözleşmeyi yapanların eline sağlık."

11 Mayıs 2024 Cumartesi

Çiçek

 Yaslanmış yaprağa açmaktan yorgun çiçek


Al rengini yeşile yük etmiş çiçek


Dalı narin kendi masum bir goncaymış


Açmış tacını tomurcuğu gizli çiçek



Evin Okçuoğlu 

Kalamış

 Kalamış’ta soğudu sular

dallar da yapraksız artık

çünkü daha var

derinde bekleyen 

gülücükleri tomurcukların

balık oltalarından çekilen hüzün

titreşen sularda uyuklayan sandal

daha zaman var

derenin buluşması gibi Marmara’yla

gözü denize dikmiş bekleyişi kedinin

berduş bir barakada susmuş efkâr

kalamış’ta soğudu sular

hayat hep gün sayar

Çadırda

 ÇADIRDA

 

Evin Okçuoğlu

 

Didim’deki Cemevinde depremzedelere öğle yemeği ikram ediliyor ve eşya yardımı yapılıyor diye duyunca ben de nasıl yardımcı olabilirim diye sormak için gittim. Eşyalar tasnif edilmiş, tezgâhlara düzenli bir şekilde dizilmişti. Bebek maması, bebek bezinden, ayakkabı ve yatak yorgana kadar her şey vardı. Görevli önlüğüyle dikkat çeken kadınlar, başvuranların önce kaydını alıyor, sonra salona ihtiyaçlarına göre standlara yönlendiriyorlardı. Görevlilerden başka elemana gerek olmadığını, öğrenince dışarı çıktım.

Bahçede oturan arkadaşlarla konuşmaya başladık. İsminin Serdar olduğunu öğrendiğim görevli önlüğü olan bir genç çay getirdikten sonra masamıza oturdu. Bana depremden geldiğini ve anne babasını enkazdan çıkarıp çadıra yerleştirip buraya geldiğini anlatmaya başladı. Fotoğraflar gösterirken yaralı bir dize sıra geldiğinde “Babam yatalak olduğundan onu çıkarmak için sürükledim, dizi mikrop kaptı, dedi. Sonra konudan konuya daldan dala anlatmaya devam etti. Hatay’da çektiği fotoğrafları gösterirken nevigasyondan sokak görüntüsü açarak binaların eski ve yeni hallerini izletti. Özellikle önceden altı kat iken üç dört kata inmiş olduklarını vurguluyordu. Delikanlının yüzüne baktım. Hiçbir ifade yoktu. Donuktu. Dinlemeye devam ettim. Sağa sola ve yukarı aşağı hızlı gidip gelen bir sarsıntı vardı. Durulunca panjurları bağlayıp asıldım atladım, dedi. Bazı detay sorular, sıradan sorular sordum. Yanımızda oturan Cemevinden arkadaşımız Sevda’ya psikolojik destek alıp almadıklarını sorduğumda Psikolog arkadaşının daha çok erken, zaman lâzım dediklerini öğrendim. Belediyenin gönüllü psikolojik destek çalışmasında da çok sıra varmış. Delikanlı sohbet sonunda konuşup anlatmak rahatlatıyor dedi. Bu arada yemek dağıtımı başladı. Self servis tepsilerine günün yemeklerini yine görevli kadınlar bölüştürüyordu. 

Çocuklar o sırada etrafımızdan koşuşarak geçti. Birden arkadaşıma biz de izin verirlerse bahçedeki çadırda çocuklarla resim yapalım, hikâyeler okuyalım dedim. Arkadaşımla randevulaştık. Ertesi gün ne kadar boya kalemi resim defteri varsa arabaya yükleyip Cemevinin yolunu tuttum. O gün arkadaş gelmedi. Ben de başkana sordum. İzin verdi. Bahçede resim yapmak için çocuklarımızı çadırda bekliyorum anonsunu da yaptım. Çadırdaki masa ve sandalyeleri dizip kâğıtları boya kalemlerini masalara serpiştirdim. Birer ikişer çocuklar gelmeye başladı. Resimlerin üzerine isimlerini yazmalarını çünkü sergi yapacağımızı duyurdum. Yazamayanlara ben isimlerini yazıyordum. Böylece birkaç gün içinde öğrenip isimleriyle hitap edebilecektim. Çadır duvarına biten resimleri asmaya başladım. O gece işe yaramanın verdiği iç rahatlığıyla uyudum. 

Ertesi gün yine yemek sonrası aynı saatte hevesle gittiğimde çocuklar yine kalabalıklaşarak katılıyor, okul öncesi okul çağı farklı yaş grubundan çocuklarla birlikte bir iki saat geçirmek onlara da iyi geliyordu. O gün bir görevli arkadaş çadır girişinde benim zaten tanıdığım ressam İrfan Ertel’i tam tanıştırayım diyecekken ben söze girdim. Görevli arkadaş ben İrfan hocam hoş geldiniz deyince tamam siz tanıyorsunuz birbirinizi ben gideyim diyerek çıkıp gitti. 

O günden sonra birlikte ve çoğalarak çalışmalara devam ettik.Celil bey de aramıza katıldı. İrfan hocamız kuru boya ve pastel boyaların yerine sulu boya ile resim yapmalarını sağladı. Paletler fırçalar boya tüpleri sağlanınca renklenen resimlerle çadırın havası değişti. Edebiyat öğretmeni arkadaşımız ders desteği sağlarken ben de kendi yazdığım çocuk kitaplarından öyküler okuyorum. Materyal yönünden zengin İrfan hocamız hafta sonu da çocuk sineması gösterimi yapabileceğini söyleyince herkes seviniyor. Her cumartesi film izletiyoruz.

Depremin ardından kırk yas günü geçince çadırda çocuk şarkıları ve klasik müzik dinletmeye de başlıyoruz. 

Yüz kadar çocuk okula kaydolduğu için onlar akşamüzeri geliyorlar. Çadır, bahçede oynayıp tekrar gelen çocuklarla dolup boşalıyor. Yaptıkları resimleri annelere koşa koşa gidip gösterip geliyorlar. Hiçbir zorlama baskı olmadan elleri oyalansın kafaları dağılsın diye düşünüyoruz. Okul öncesi gruptan bir kızımız bana nene öğretmen İrfan hocaya da dedeöğretmen diyormuş. Kendiliğinden bir düzen oluşuyor. Paletinde renk biten sıraya girip istiyor. Resmi biten asmamız için getiriyor. Anne babalar duvarda asılan kendi çocuklarının yaptıkları resimlerin fotoğrafını çekiyor. Bazen ele takılarak oynatılan kuklalardan kirpi ve Noel babayı konuşturuyorum. Başka kim konuşturmak ister diyorum. Kirpi oluyorlar, Noel babadan hediye olarak çiçek istiyorlar. Masalarda yemek sonrası oturanlarla sohbet ediyoruz. Kimisi sabit bir tebessümle, kimisi yabansı duruşla öbekler oluşturmuş çay içiyorlar. 

Tekerlekli sandalyede bir nine dikkatimi çekiyor. Türkçe bilmediği için oğluyla konuşuyorum. Anam evsiz kimsesiz kaldı alıp bize Almanya’ya götüreceğim… Sen onun duruşuna bakma o hiçbir yere bakmadan kilimler halılar dokurdu. Bilgeliği de cabası diyor. Gözü dalıp gidiyor ninenin… Gelin yanında nasıl olacak bilmem diyor. Az işiten kulağı duyacak gibi sesleniyorum nineye: Sende çok masallar hikâyeler vardır, torunlara anlatırsın. Mutlu olurlar.

Başka bir masada ise bütün aile eş dost akraba bir eve toplandık. Yatak eksiğimiz var diyor. Hemen çevrede bir telefonlaşma adres alma derken yatak o akşam ellerine ulaştırılıyor. 

Bir diğer masada ben hanımlara boncuk dizme kolye bilezik yapma öğreteceğim diyen Bahriye hanımla merhabalaşıyorum. Bembeyaz bir masa örtüsünü seriyor. Boncukları ipleri iğneleri kadınlara verip öğretmeye başlıyor. Onlar kendi hallerinde kümeleşince çadırımız daha bir anlam kazanıyor.

Bir anne ile ilkokul birdeki kızımıza toplama çıkarma yanı sıra okuma ve yazma da çalıştırıyoruz. Okuldan geri kalmasın diye bütün çabamız. O ara başka bir depremzede çocuğunu resim yapsın diye getiriyor. Öğretmen olduğunu öğrenince hemen ikinci dönemin konularını soruyoruz. Çarpım tablosuna başlatmak gerektiğini öğrenince annesi zaten ikişer sayabildiğini söylüyor. Fark ediyorum ki okumaya başlayan çocuklar içlerinden heceleyip sonra kelimenin tümünü sesli söylüyorlar. Bu da okuma öğretiminde ilkokul öğretmenlerinin başvurduğu bir öğretim biçimi diye düşünüyorum. Ne yetkin kişiler olduklarını bir kez daha anlıyorum. 

Çadırda bir erkek öğrenci gönülsüz şekilde annesiyle geliyor. Pek oturmaya da hevesi yok. Annesi uyku uyumuyor çok huysuz diyerek yakınıyor. Hiç sorun değil otursun belki canı isterse resim yapar diyorum. Üzerine düşmeyin, kendi haline bırakın diyorum. Bir süre sonra sulu boya ile bir araba resmi yaptığını görünce, haydi bunu asalım da yeni bir kâğıt vereyim, çok güzel olmuş diyorum. İster misin diye sorunca sessizce başıyla evet diyor. Annesi geri çekiliyor. Sonraki günler de hep aramızda görüyoruz onu; bazen bahçede top oynarken, bazen cumartesi sinemasında… 

Arada bir Serdar gelip birer bardak çay getiriyor. Hatırını soruyorum. Bir gün Serdar nihayet ağlamayı başarıyor. 

 

 

Kavurga

 Kavurga 

Çok zahmetli bir günün sonunda annemle babam harman yerinden saman balyalarını kağnıya yükledi. Ben de kenarda oynayıp onları izliyordum. Annem: “Melek hadi dönme vaktidir kızım,” dedi. Ben o zamanlar iri kara gözlerle meraklı bakan bir çocuktum. Karmakarışık saçımın iki örgüsü ucuna bez bağlanmış, ayağımda lastik patik, cebimde kavurgalarla tozun toprağın içinde gün geçirirdim Yedi yaşıma karşın okul, kitap, defter görmemiştim daha. Benden birkaç yaş büyük ağabeyim de öyle… O günü hiç unutmadım. Her aklıma gelişte gözüm yaşararak anımsadım. Gökyüzüne bakıp duran babam endişeliydi. Kara bulutlar yaklaşıyordu. “Yağmur gelecek hanım acele etmeliyiz,” dedi. Öküzleri bağlayıp kağnı hareket ettiğinde ikisi de kan ter içinde kalmışlardı. Yola düşme zamanıydı. Öküzlerin biri çelimsiz kaldığından zorlanıyordu kağnı. Hızlanamıyordu. Az ilerlemişken birden sarsılıp durduk. Tekerlek çukura girmişti, babam birkaç kez boşuna hamle yapıp zorlasa da öküzler tekerleği çukurdan kurtaramadı. Modulla bir iki kez daha sert dürttü. Yine kıpırtı yoktu. Babam alel acele güçsüz öküzü çözdü, annemin hayret eden bakışlarına aldırmadan kendini kağnıya diğer öküzün yanına koştu. “Haydi hanım al modulu, dürt beni de öküzü de,” dedi. Annem sopanın ucundaki çiviyle önce öküzü sonra da babamı dürttü. Ama babama zayıf gelmiş olmalı bu dürtme ki sinirlendi. Annemin yanına gelip öyle bir yeri göğü inleten sesle bağırdı: “Daha kuvvetli dürt diyorum sana daha kuvvetli!” deyip geçti öküzün yanına… Annem gözlerinde yaşlarla babamın dediğini yaptı çaresiz… İşte o anda babam can havliyle garip sesler çıkararak yüklendi. Tekerleği gömüldüğü çukurdan çıkarmayı böylece başardılar. Bayram sevinci gibi bir sevinç yaşadık. Annemin gözünden süzülen yaşlar gülen dudaklarına doğru akıyordu. Hem gülüp hem ağlıyordu. Zahmetli yol hep bir göğe bakıp bir öküz dürtmeyle sürdü gitti… Ambara kadar yağmura yakalanmadan vardık. Kağnıdan saman balyalarını indirip bir oh dediklerinde ilk damlalar düşmeye başlamıştı. Sivas’ın yoksul bir köyünde tarla ile ev arası, ev işleriyle yorgun düşülen yatak arası bir yaşantımız vardı. Öyle ki elektrik yok, su taşıma su… Ateş yakıp ısınacak ne bir kibrit, ne de bir çakmak vardı. Köyde dumanı çıkan bir dam gördük mü gider bir kürek kor alır ocağımızı yakardık. Eğer bir gün önceden kalma küllerin altında köz kalmışsa onu harlayıverirdik. Sonra günlerden bir gün içimde bir sevinç, bir yerinde duramamak… Gidiyorduk. Köyden şehre, Sivas’tan Adana’ya! Ne büyük bir mutluluktu… o duygulara mutluluk adını koyacak kadar bile dilim dönmezken yaşadım o acemisi olduğum duyguları. Babam önden gitmiş, Adana’nın yoksul mahallesinde tek göz odaların sıra sıra dizildiği odalardan birini tutmuştu. Yatak döşek toplandı, denkler yapılıp kağnıya yüklendi. Trene kadar böyle gidilecekti. Ben kağnının arkasına kardeşimle kuruldum. Sevinçten bacaklarımı sallayıp duruyordum. Elimi cebime attım; kavurgalar. Köylük yere özgü yoksul yemişi kavurgalar… Oh dedim içimden, köyden kalan izlere küçümser gibi baktım. Artık şehre gidiyoruduk. Köyün izlerini silercesine baktım avucumdaki kavurgalara… Sonra savurdum kavurgaları fırlattım sağa sola… Bir avuç daha aldım cebimden; savurdum köyün tozlu yollarına… Sonra bir avuç daha… Sonra bir avuç daha… Evin Okçuoğlu