ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

8 Kasım 2010 Pazartesi

AYLARDAN AŞK OLSUN




nasıl gizlenir göz göze çakan şimşek

binlerce ışın kucaklaşır atılır öne

bedenler kıpırdamaz

duyulmaz ne gök gürültüsü ne yürek çırpıntısı

derin bir gözyaşı gölünde söner



kopkoyudur kıvamı aşkın, donar zaman

sevgili karşımızda olunca ansızın

gözden öze kılcal bir aşk yoğunlaşır

ellerimiz kavuşunca

yeryüzü sürüklenir

itilir çekilir boşlukta

gezegenler öper yüzlerimizi

aylardan aşktır yıllardan aşk

bir yaprak dansı olmalı bu

rüzgarla incitmesiz buluşmak

Evin Okçuoğlu

5 Kasım 2010 Cuma

HİPATİA


Hipatia

aç bağrımızı
kadınları tek tek çek yüzyılların içinden
Hipatia sorgula bizi 21. yüzyılda soyuluyor deriler hâlâ
kalemin pergelin var Hipatia öngörün ve duruşun var aşka
başka türlü olmak ne zor anlıyorum seni
ellerimizi tut Hipatia çıkar karanlığın körlüğünden bizi

ya da bırak soyulsun kabuklarımız tabular töreler soyulsun
yaralarımız dökülsün aksın irinler
bırak kalalım böyle
cehaleti silmiyor kendi yanıklarımızın ışığından başkası
bilmek de yetmiyor göğü, yıldızları
esir gözlerle baktıktan sonra

EVİN OKÇUOĞLU

4 Kasım 2010 Perşembe

YOKLUĞUNDA



kırık dökük birkaç sevinci iliştirdim yakama
soğuksa hava ellerini düşledim
karanlıksa yaktım yüreğimde
ışıttım bana bakışını
sayfalara dokundum
harf harf açan çiçekti sözlerin
kokladım sana en yakın kokuydu umut çiçekleri
onları da taktım yakama
yetmedi sevgili

çıkmaz yoldu yokluğun
karabasandı
biriken kötü haberdi kapıda
sevgili sevgili dedikçe
yapayalnız sokağın ortasında
açıldı yollar
kavşaklar ve tüm geçitler açıldı
su serptim yatıştırdım
toz duman yüreğimi

sevgili sana yazdım
seni okudum yokluğunda
karşıladım bilenmiş çağlamış düşlerini
karşıladım en yumuşak en sevecen edayla seni
dil aşkın diliydi
konuştum o dilden
soludum o dilden esintini
yokluğunda sevgili diyemedim içimde birikti
şimdi şiirlerimin her harfindesin
her simge özlem ifadesi
yürek dokuması harflerden kumaşı aşkın
yokluğun renginde seni oyaladım kıyısına sevgili

Evin Okçuoğlu

1 Kasım 2010 Pazartesi

UÇURUM SOHBETLERİ

UÇURUM SOHBETLERİ



Uçurumun kenarındaydık hepimiz. Konuşuyorduk. Yaşlısı genci, işçisi öğrencisi, çiftçisi köylüsü aynı dipsiz gibi derin, karanlık ve korkunç ortaçağ uçurumunun kıyısına kadar itelenmiştik. Ortaçağ deyince ürperiyorduk. Daha önce de bunun benzeri olmuştu demek... İnsanlık onurunun yok edilişi, köleleşme, cemaatleşme ve kavimler kavgalaşması bir tarih şeridi gibi geçti gözümün önünden. Bu ikinci baskıydı. Ama artık yaşanmışlığın üzerine tıpkısı olamazdı. Daha bu güne özgü ve daha yetkin bir planın kurbanları olmamızı tasarlamıştı düzenek. Önceleri geçmişten ders almalıydık sözleri boşunaydı. Konuşmamızı istedikleri gibi konuştuk bir süre... Özgürlük demokrasi dedik... barış dedik. Ulus devri bitti artık dedik. Bunları bize dedirtenler ulus kavramlarına sımsıkı sarılmıştı oysa. Onlar küresel faşizmin oyun kurucularıydı. Biz ise geriye kalan tüm insanlık... Ezilen sömürülen yoksul bırakılan açlıktan ölenlerdik. Ve hepimiz aynı uçurumun kıyısındaydık.

Aramızda düşünürler, fizikçiler, kimyacılar, toplum bilimciler vardı. Durumumuzun açıklamalarını yapan konuşmalar sdohbetler ile çareler bulup çevrelerindekilere anlatıyorlardı. Bir basınca karşılık kıpırdamadan yerinde durabilmek bir başarı diyenler olduğu gibi, basıncı geri püskürtmek için ileriye doğru hamle için kenetlenmiş bir blok itişten başka çare olmadığını dile getirenler de vardı. Çok mantıklı geliyordu bu fikirler. Ama bir türlü onca kalabalığı bir blok haline getiremiyorduk. Aramızda uçuruma çekiştirenler de yok değildi. Göz göre göre gücümüzü azaltan bu işbirlikçilere olan öfkemiz, bizi uçurumun kıyısına sürükleyenlere olandan daha az değildi.
Nasıl mı geldik biz bu uçuruma? Kişisel olarak tek tek bizlere dayatılan medyaya uyduk. İrademizi, bilincimizi teslim ettik, dizilere, eğlence programlarına. Kitaplardan uzaklaştık. Bilimden üretimden ve eğitimden uzaklaştık. Yoksullaştıkça birbirimize girdik, boşandık, intihara kalkıştık, öldürmeye kalkıştık ev halkından başlayarak kinimizi boca ettik çevreye. Üçüncü sayfalarına düştük gazetelerin. Saatlerce evlenme programlarından eş seçtik ve yemek eleştirisine kulak verdik yoksul sofralarımızda. Belleklerimizi sıfırladılar. Yurttaşlıkla ilgili inançlarımızı dinsel olan ile değiş tokuş ettiler. Yoksullaştırılmamız kaçınılmazdı bu ekonomik sistemde. Yoksullaşanların çaresizliğini satın aldılar. El açtıkça açlık terbiye ettikçe bizi, onurlarımızı kafamızdaki bitler gibi tek tek kırdık.
Geriye gidiş var dediler, o süreci de hafifsedik. İşten atıldık, içeri atıldık ama karşımızdaki düşmana karşı bir olup ileri atılmadık.
Düşman kimdi peki? Herkesin düşmanı farklıydı. Düşman öyle gizliyordu ki kendisini, asıl düşman nerdedir kimdir göremiyorduk. Düşman sanıp kimimiz Irksal kinler üretti, komşu etnik kökene diş biledi. Kimimiz kendi mezhebinden olmayana düşmanımdır dedi. Kimimiz sağcı bu dedi kimimiz solcu, bilmeden etmeden düşman oldu.
Dünya kapitalist sistemi ekonomik krizlerin en büyüğünü yaşıyor şimdi. Hayatın nesnel gerçekliği safları netleştiriyor. Hızla ilerleyen bir süreçteyiz. Hem uçuruma ilerletiliyoruz, hem de artık bilincimiz yerine geliyor, Uzun bir uykudan uyanır gibi mahmuruz ama açılan gözler artıyor. Her şey birbirine bağlı diyoruz şimdi. Kriz de işsizlik de yoksulluk da ahlak ve onurun yerlerde sürünmesi de...
Ağzında lafı geveleyenler var. Uçurum kenarında aramıza karışıp ağzında lafı geveleyenler neler neler diyorlar. Bu 21. yüzyılın kapkara uçurumunun tepesinde söyledikleri şeyler, itildiğimiz yerden güçlü bir hamle ile kurtulmamız için hiçbir katkısı olmayan hatta gücümüzü kesmeye yarayan sözlerdir. O sözlerin sahiplerini aramızdan dışarı çıkarıyoruz. Ayaklarımızı sımsıkı bastığımız yeri değil, az daha itilirsek düşeceğimiz uçurumu sevmemizi söylüyorlar. Karanlık sevicileri karanlık sözleri ile bir başlarına bırakıyoruz. Gelinen noktadan kurtulmak için herkes bir tarif veriyor. Bu kir seçimle temizlenmez diyoruz. Tarih birebir tekrarlanmasa da benzer sözler edenler olmuş geçmişte... Bunun gibi başka kara noktalardan kurtulma çareleri aramış insanlar. 16 Mayıs1919'da Balıkesir okuma yurdunda Leblebici Raşit efendi şöyle bir laf ediyor: "Amerikan mandası, İngiliz mandası, Fransız mandası ne demektir efendiler? Susurluk çayırında manda çok isteyen gidip alsın. Mandayla protestoyla düşman geri gitmez. Düşmanı durduracak kuvvet namlunun ucundadır."
İşçinin vatanı yoktur diye işgal edilen topraklara duyarsızlaştırma çabasında olanları da aramızdan ayıklamamız gerekiyor. İşçinin vatanının tüm dünya olacağı günlere ancak öyle varılır.
Savunulacak bir toprak da var, yüzyılların emek sömürüsünün açlığa ittiği insanlık da var. Hamur kabarmış. Yoğurup ekmek yapmak gerek. Tarihin tekrarı olmayan bir ekmek bu. PARİS KOMÜNÜ deneyimi gibi savaşıp ölen yoksul işçi köylü olurken iktidarı alan burjuvazi olacak değil bu kez. Muhteşem hatalar yapma lüksü yok insanlığın.
Kıyısında durduğumuz uçurumdan aşağı bakmayı denediniz mi hiç? Oradaki orta çağ da eskinin tekrarı değil, daha gelişkini; mobeseli tele kulaklı, zincir yerine manyetik bilezikli. Yani teknolojik bir ortaçağ. Ama değişmeyen şeyler de var bu ortaçağda: sömürü gibi, zulüm gibi, kan dökmek gibi, mantık dışılık gibi, bilim dışılık gibi... Bilimi din ile kucaklatmaya çalışmak gibi. Ama doku tutmaz. Boşuna çaba... Ne var ki, şu andan çıkış ile uçurumdan çıkış için gereken çaba arasında fark var. Ellerimizi kabaran hamura bulaştırma zamanı.

Evin Okçuoğlu

24 Ekim 2010 Pazar

KARANLIKTA TEK GEÇİT




huzursuz bir akşamın inişi gibiydi kararan geleceğimiz

çocuklar renk renk suça buladı ellerini

boyalı sayfalarca damgalandık

aldırışsız pozlar verdik buzdan aynalara



kök söktü insanlık anlamak için kara harfleri

tanımlar yetmedi

yeni anlamlar aradık

yeni kavramlar üzerinden oyalandık

yetmedi

öldük be sevgili göz göre göre

dünyanın önünde kara bir kömüre dönüşen bedenlerdik

çil çildi toprak üstü ve altı

verdik

yetmedi



sen şimdi düşün sularındasın

ufuk çizgisini çekiştiriyorsun

bilirim dokunacak kadar yakından geçtiğini

pupa yelken sevincin

anladıkça sevilecek bir kitapta olduğumuzu da

dokunun bize

çevirin sayfayı

okuyun bizi

içimizden süzülüp geçen düşlerimizdir

karanlığın derininden yükselen buzuldağdır

ölüm ne ki dedikçe insan onuru

buzuldan kopan isyandır karışan içdenizlerimize

anlayın bizi



Evin Okçuoğlu

17 Ekim 2010 Pazar

YAPBOZ


Yapboz

topraklarımız onların oldu
bize gökler kaldı
umutlarımız alınınca elimizden böylece
açtık elleri göğe

yapboz delisydi dünya
her on yılda bir akıl tutuluyordu
gökyüzünden yere
kutsal iniş çarpmasından
değişken havasızlıkta
kalıcı ahmaklıktı diz boyu

oyuncu düzenbaz
parça parça yapıp bozmada
daha da arsızca
bas bas bastı çizmesini
kanamalı dünyamızın
sargısız yarasına

koskocaman bir yapbozdur tarih
kare kare utanç insanlıktan
kutu kutu hapislikler sınır çizgilerinde
oyun içinde oyunda
her parça mızıkçı emek olana dek

öyle yaşanası ki ötesi
kanla tutkallanmış sonsuz birliktelik
erişmek için ona can havliyle
tüm kıtalarda bozulası oyun
kenetlenesi ellerimiz
çıkılası bu çürük yapboz oyunundan
bozulmayası olanı emekten yana kurmalı

Evin Okçuoğlu

14 Ekim 2010 Perşembe

MEMEDE SÜT BİTİNCE

(resim: İbrahim Balaban)

memede süt bitince
yavruyu neyle doyuracak kadın
ya kadını ve yavruyu nasıl doyursun adam
en güçlü güdüyle terbiye edilmiş insan

yıkılsın yüzü yerdelik
kırılsın bükülmüş bel
lâl olsun avuç açan dil
gerçeğin suyu biriktikçe
yanlışlar üstünde yüzer
kıyısızdır yanlışlar
gerçeğin suyunda batar
öyle bir köküne vardırır adamı
bilinç eser gerçek sularında
durulur zamanla karışık kafa
kul olmadan doymak düşer akla

Ne zaman kurtulur korkudan
açlık bir kara tüneldir verir ışığını
dağ gibi yabanekmeği yapan el
şimşek gibi çakan el olur
dize derman doluşur
düşten düşe pekişir
ele gelir ne varsa
dal kırılır kudurur
düş delinir deşilir
insan olur sonunda köle ruh
ak ekmeği bölüşür

Evin Okçuoğlu

9 Ekim 2010 Cumartesi

Kalabalık Karanlığımız


asın şiirlerimi

yıldız kadar uzağa asın

çığlık rengi bir dosyada kurusun sözüm

dualarınızı dikin

dualarınızı biçin

ve kesin dualarınızı et diye

duaları toplayın folluklardan

beni görmesin kimse

utanmayanlar ak

utanmayanlar ak suratsa

ki artık öyle



zifiri bir tenim olsun

boyayın beni karaya

gecenin dibine atın

görmesin kimse

böyle sessiz böyle suskun

hiçlik kadar durgun

kalabalık karanlığımız

Evin Okçuoğlu

8 Eylül 2010 Çarşamba

YALAN MEYDANI









yalan akıyordu sokaklardan

akan kanımıza bulaşan yalanla yıkandı alan

çok uzaktan gelen emirle diz çöktük önce

sonra çözüldü zincir

itaat kopardı ipini

korku ve acılarımız yitirdi hayat karşısında önemini



evet yalanından kocaman hayır doğurdu bu halk

yalan boğuldu

onurumuzu ters yüz edip çıktık sokağa

süpürdüğümüz; çaresiz harami bağırtısı, kuru gürültüydü

gerçeğin içinde kıpır kıpırdık artık

aşkla düşle sarıldık ona

boydan boya takıp takıştırdık yalansız gün sevdamızı

hayırdan bir kelepçe taktık eline ihanetin

yüzü yoktu

elleri yoktu

hayatın değeri yoktu gözünde

o yüzden düştü gözden

gözden yok oldu

Evin Okçuoğlu

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Bulutla Dantellenir Ay




ay buluta girse de sızar ışığı
özlemdir örtündüğü
bulut kendini dokur seviden
tel tel sızlar
bulutla dantellenir ay

ıssız uzanışı ağaçların karanlığa doğru
ellerimdir

parlak gümüş giysili ayla
bulutun dansı
girer düşlerime sisler arasından

gece derin derin solur
gece ağzı açık bir mağara
uyutur ellerimi
özlem estikçe açılır saçılır ay
çırılçıplak kalır aşk.

Evin Okçuoğlu

2010 ağustos Berfin Bahar dergisinde yayınlanmıştır.
25 ağustos Milliyet Nail Güreli köşesinde yayınlanmıştır.

İNSANCIL DERGİSİNE MEKTUP


Molla Demirel’in 239. İnsancıl’da yazdığı “1Mayıs İşçi Bayramı ve Kargaşa Üzerine” (sayfa: 24) adlı yazısını okudum.

Yazının temelindeki yaklaşım; hapishane günlerinden örneklerle başlayarak, farklı fıraksiyondaki kişilerin 1Mayıslarda bir olması, görüş ayrılıklarını bir kenara bırakmasıydı. Daha sonra M. Demirel, konuyu işçilerin, Türk İş başkanı Mustafa Kumlu’ya Taksim meydanında saldırısına getirerek, aynı şekilde bir yaklaşımda bulunuyor. “Ağaç demiş ki baltaya: Ne yapayım ki sapın benden” güzel deyişini de kendince öyküleyerek, konuyla ilişkilendiriyor.

Sendika baronlarının işçi sınıfı ile dost olması anlamına gelen bu yaklaşıma katılmıyorum. “Bu olumsuzluklara rağmen biz yurt dışında izlediğimiz kadarıyla…” deyişinden anladığıma göre kendisi yurt dışındadır. İşçi sınıfı düşmanının yapacaklarını yapan, demokratik olmayan yapılar içinde işçinin zaten seçmiş olmadığı bu liderleri ağaç balta örneği ile aktarmak, belki yurt dışından bakınca öyle görünüyor olabilir ama Türkiye gerçeği için hiç de mantıklı değil… Oralarda işçi sınıfı ne haldedir bilemem ama, yurt içinde, sendika baronlarını dost gibi göstermeye çalışmak, en büyük oportünistliktir. Özünde işçi düşmanları olan bu görevli kişiler, işçi örgütleri içinde işçinin devrimci gücü açığa çıkmasın diye çaba göstermektedirler. Bunu destekleyen bir yaklaşıma açık olan yazıyı eleştirmekle oportünizme ve dolayısı ile kan emici sömürü düzeneği ile yapılan ideolojik mücadeleye bir katkı yapmış oluyorum. Gerçeğin çarpıtılması işçi düşmanlarının dost gibi gösterilmesi işçi sınıfının sosyalizme doğru ilerleyecek olan yolunda en büyük engeldir.

Tekel işçilerinin içlerindeki sınıf kininin sarı sendika ihanetine karşı biriken öfkesinin tezahürünü de “kargaşa” olarak nitelemek, belki İstanbul valiliğinin kullanabileceği bir deyim olabilir. Tepelerdeki sendika baronlarının, işçi sınıfı düşmanlarının dersini tabandan gelen gücün basıncı ile sendikaların tepesini attırmasının habercisi olan bu “kargaşa” kınanası değil, dikkate alınması gereken bir tepkidir.

Aslında tamamen ayrışmak gereken oportünist yapıları, farklılıkların renkliliği/ mozaiği adları ile bizlere şirin göstermek hatadır; aslında sınıf çelişkilerini örtülemeye yarayan bir “bulaşıklık” sürecini güzel gösterme çabalarıdır. Bulaşıklığı reddederek ayrışmak, yanlıştan kopmak gereklidir.

Saygılarımla

Evin Okçuoğlu

Ağustos 2010 İnsancıl dergisinde yayınlanmıştır.

15 Ağustos 2010 Pazar

UTANIYORUZ

korku gezdi gül bahçelerimizde
sesimiz kısıldı
yabancı bir güzelliğe dönüştü güller
tas tas yemek döktüler uzattığımız kaplara
utandık ayıpladık kendimizi
yine de
aldırmadık hiçbirine
aynalara baktıkça ürktük
çocuklar uzattı boş tencereleri bizim yerimize
kepçeyi tutandan güzel gelecek diledik
yırtılan ar giysisi
yıkılan onur kalesi
aldırmadık hiç
doyduk yarınsız
karardı içimiz
işten atılan kadın inadından utandık
kurulan grev çadırlarının yanından geçirmedik yolu
utandık
plastik kaplarda sadaka yemeklerle doyup gevşedik
kapılarımız kul kapısı
eşiği ezik
çatısı köhne bir korku türbesi
hazır yiyici kölelik
sokaklardan geçtik gizlice
konu komşu görmeden
tıktık eve erzakı
gizlice elektrik
çaktırmadan su getirdik
utandık komşudan
öksürük nöbetleriydi duyulan
küfürler yapıştı duvarlarımıza
kapılar açık
utandık
kaçtık kameralardan
on dakika kamçılanmaktı reklamlar
yemeğe gidiyoruz ekranda
telefon bağlantılarında evleniyoruz her sabah durmadan
kamera dönüyor
başımız dönüyor
gizleniyoruz her sabah utanan yanımızdan
çadırlar grev çadırları
kadınlar yürüyor üstümüze
ellerinde pankartlar
utanıyoruz
bakamıyoruz ellerine
yüzlerinde bir mühür yemin
kadınlar geliyor üzerimize
tencere devrilirse devrilsin
devir devrilsin diyoruz
kazan kaldırıyoruz onun yerine
Evin Okçuoğlu

TER

ıslak çamaşırlara sarınmış
tuzla su salgılayanlardık
hamurlaşmış etten yığılma
birbirine yaslanmış gecekondularda
toz toprak benizli çocuklarımız
güneş kızgın bir oyunbaz
aşkın terine göz açtırmayan
hınzır yakar top gölgesiz

gün geçtikçe
daha da çıplak duruş
daha çok gerçek
inanacak bir şey olsun derdi
anlam yitimi
ağaç gölgelerinde kıpırtısız bencillik
iple çekilen gece

kokusu çıkmış yalanlardan
bunaldık iyice
bulandık birbirimize
kendini yoğuran eli görmeyen
etten hamur halimiz
tuz ve su içinde

inada bindirmiş bir yazdı
mevsim atlatmaca geçim derdi
tokmuş gibi sönük heveslerimizle
kuru ihanet kara yalan kızgın dil içinde
eriyik halimizi birbirine karıştırıp gün saydık
kış umudu saksıda kurumuş topraktı
karanlığa gömülü tohumdu alın terinin yiğit günleri
yağmurlar başlamadan önce

Evin Okçuoğlu

12 Ağustos 2010 Perşembe

ARINMA

ARINMA


Yazın aldığı maaş kesildiği için hamallık yapan, kışın ise sözleşmeli öğretmen olan Baba, bu yaz kalp krizi sonucu öldü. 15 yaşındaki kızı ve 21 yaşındaki oğlu kendilerine yardım etmek isteyen kuruluşu “Daha çok ihtiyacı olanlara verin” diyerek nazikçe reddetti.
Gazetenin birinde iki gün haber oldular. Birinci günkü minik ölüm haberinin manşetinde “özür dileriz öğretmenim” yazıyordu. Kim kimden özür diliyor anlamadım. Kendini insanlık adına sorumlu gören şirin bir basın mensubuna ait olmalı bu manşet... Ertesi gün çocuklara burs sağlayarak yardım etmek isteyenlere “hayır” diyen evlatların haberi vardı. Böylece konu kapandı.
Ölen baba evlatlarına miras olarak insanlık onurunu bırakmış diye düşündüm. Düşüncelerim bazen alıp başını gidiyor. Deniz Gezmişlerin ölüme gidişlerinden belki farklı gibi görünebilir öğretmenin ölümü ama işin özüne bakarsak, ikisinin ortak yanlarını görmek olası. Onurlu bir yaşamda ısrar ettikleri için onurlarıyla öldüler. Şimdilerde kimilerinin enayilik olarak gördüğü, alınteri ile onuru ile yaşamak ve öyle yaşayanların safında olmak açısından, Denizlerle örtüşen bir saftaydı sözleşmeli öğretmen.
Eğer sisteme uyumlu davranışların dışına çıkarsanız sözleşmeniz yenilenmez. Haksızlığa, yalana dolana, hırsızlığa yolsuzluğa hayır diyen bir tarzınız varsa işsiz kalırsınız. “İşi bilenler” ise konuşurlar:
“Abi, yeni bir ihale var, senin tanıdık araya girse de alsak. Tabii ne kadar gerekiyorsa takdim ederiz kendisine.”
“Malı teslim ettik abi, aracı firmamızdan alacak belediye kaldırım taşlarını.”
“Şehrin merkezine yakın büyük alış veriş merkezi inşasına giriştik. Arsalardan birini verip iskân izni tıkanıklığını aşarız. Ee bu işler böyle…”
Bu konuşmaları yapanların gözle görünmeyen bir örgütlülüğü ya da cemaatleşmesi söz konusu zaten. Bunun dışındaki toplaşmalar ise yasak. Yoksulluk yardımı, sadakası bursu ile toplumun birey ve yurttaş yanı törpüleniyor. İlerde yurttaşı olarak hissedilecek bir devlet yapısı da ortaçağ karanlığında görünmez olacak.
Adım atmak için bile rüşvet vermeye mecbur kalınan bir düzeneğin içinden, her insanca yaşama sürecinin dinlenip gözlenip izlendiği ve denetlendiği çarkın içinden çıkıp, kendini sokağa atmak isteyen milyonlarca Amerikalı kaldırımlarda, metrolarda, kartondan derme çatma barınaklarda, kimlik numarasız, sigortasız, evsiz, banka kartsız ve sağlık yardımsız, hayır kurumu barınakları yardımsız yaşamayı seçiyor.
Güvenlik güçleri tarafından görüldükleri yerde olası suçlular olarak algılanan bu kalabalıklar gittikçe ve kimi zaman da istekleri dışında hayatın zorlaması ile işsiz kalarak, evsiz barksız kalarak sokağa itilenlerin de katılımı ile çoğalıyorlar.
***
Güzel güzel yazıyordum. Yazdığımı okur kesti.
“Bir öyküde bunların işi ne yazarcım? Topla pılısını pırtısını çek şu kalabalığı buradan. Ortalıkta pis pis kokup yolumuza mani oluyorlar. Pis ve tembel insanlar kalabalığı bunlar, acımayacaksın. Hem kendi seçimleri böyle yaşamak, bakma sen, içlerinde yüksek eğitimli olanlar bile var.”
***
Ben yazar olarak hep ince ince düşünüyorum da yine de bazen okurun ne istediğini anlayamıyorum. Düşünmek istemediği kesin ama anlamamakta direnmesine ne demeli!!
Bu bakış açılarının eğriliğini nasıl doğrulatacağım? Öyle bir kısır döngü içinde yürüyor ki konu devrimsel bir sıçrama olmadan değişimin başlaması olası değil…
Ona anlatmalı şimdi:
İnsan karakteri, içinde olduğu yalan dolan ortamına uyumlanmadıkça yaşayamayacağını anlayınca bozulmaya başlıyor.
Orman kanunlarını şehirlere taşımışlar. Yaşamak için bencilleşip, sağa sola dirsek atarak ilerlemeyi yol biliyorlar. Böylece bozulma başlayınca yalan dolancıların sayısına eklenerek sistemi hem besliyor hem de ondan besleniyorlar. Sistemi hem çürütüyor, hem de kendi çürüyor. Çürüklüğünü bulaştırıyor etrafa… kirden geçilmiyor ortalık. Asıl kir ile okurun yakındığı kir aynı kir değil. Bunu ayırt edemez hale gelelim diye yırtınanlar var.
Kirlerini görmememiz, yakınmamamız için de her yol deneniyor.
Temiz bir yer kalmazsa en kötüsü kire alışırız, kanıksarız artık kiri göremez oluruz. Böylece anormallik normalleştirilmiş olur.
***
Temizlik hastalığım böyle başladı. Yazıp çizmeyi bıraktım. Elimde artık kalem yok. Bir gün toz bezi, bir gün fırça, bir başka gün deterjanlar, silgiler, sabunlar; yıkıyorum paklıyorum silip süpürüyorum.
***
Odanın parmaklıklı penceresinden sızan ışık gittikçe azalmakta, yazdığımı göremez oluyorum, başımı kaldırıp beyaz boyalı duvara bakıyorum. Gözümü ovuşturup ayağa kalktığımda kapı açıldı. Beyaz giysili güleç kadın elinde su ve ilaçlarla girdi yine. İçmemi kontrol ettiğini sanarak, yüzüne takılı donuk gülücüğü ile bekledi. Lekesiz duvarlar, kusursuz temizlik görüntüsünün altını kazıyorum şimdi. En kötüsü de bunlar oluyor. Hangisi kirli aslında? Net olarak kirli gördüklerimin içi tertemiz çıkıyor. Tertemiz görünenlerin altında ise irinli kirler birikmiş. “Deli olmak” işten değil.
Alınteri kirletmez.
Dünyanın bütün “kirli”leri birleşin.
Asıl kir temiz görüntünün altında.
Bu kirin temizlenmesi için okur lazım.
Yok, bu kir seçimle falan da temizlenmez. Yok yok, deli olmak işten değil.

Evin Okçuoğlu

29 Temmuz 2010 Perşembe

AKTİVİST




Gazeteden başını kaldırdı. Gözlerinin içinde anlam pırıltıları aradım boşuna. Kahverengi gözlerinde renk vermeyen bakışları vardı, geceleri denize yansıyan ışıltıları andırmıyordu. Tartıştığımız konuyla ilgili bir ipucu yakalamış gibi konuşmayı sürdürdü:
“Eylemci ya da militan değil aktivist diyorlar bir kere! Küresel veya yerel hiç fark etmez.”
Sabah sabah nerden aklıma geldi bu konuyu açtım bilmiyorum. Tarihi bir pastanede sabah kahvesinde onunla buluşacağıma saçlarıma kına yakar, gün boyu kitaplar ve internet arası oyalanırdım. Belki bahar sebzesi karaciğer dostu bir de enginar pişirmek vardı hesapta. Ama bu konu soğan doğrarken de aklımda olurdu, enginara yakışan bir tutam iç baklanın kabuğunu ayıklarken de. Ben kendimi bilmez miyim! Ben de aldım sazı elime ona laf yetiştiriyorum:
“Aktivist deyince tepki vericiler mi anlayacağız yani? Zararsız görevliler mi anlayacağız. Aktivist, hangi ideolojiden olduğunu belli etmeyen, hatta eylemlerin ideolojik kısmını gizlemek amacı ile özellikle yabancı dilden ithal edilmiş postmodern bir sözcük… Medyada kullanılmakta olan bir söz bu… Eskiden dernekler olurdu; üye aidatları ile yaşayan, şimdi ise platformlar var; fonlar ile ayaktalar. Bu fonları alanların organize ettiği eylemler var; bunların kimisi çevreci, kimisi feminist içerikli, kimisi siyasi... İşte bu eylemlerin içinde yer alanlar da aktivist oluyor. Onlar bir sol ideolojik söylemi asla yaklaştırmıyor etkinliklerine, belki yaklaştırdıklarının da özünü yok ederek alıyorlar. Eskiden bu türlere oportünist derdik ve halen buna yeni bir kelime neyse ki icat edilmedi.”
Eli koltuğun kenarındaki soğuk raptiyelerinin üzerinde geziniyor. Sonra kısa bir yudum kahve alıp düşünme payını yeteri kadar kullanmış olarak konuşmaya başlıyor:
“Olaya böyle bakınca, gereken yere gereken miktarda yollanarak, gereken dozda slogan atan kalabalıklar olmuşlar insanlar. Modaya uygun anılmak istiyorlar. AKTİVİST. Neden büyütüyorsun bunu?”
Onunla tartışmak boşuna bir çaba olacak. Konuyu değiştirsek diyorum. Oturduğumuz kafede hafif bir müzik yayını deri koltuklara gömülüp kalıyor. Rahatlıyoruz. Mis gibi kahve kokusu duyuyorum. Komşu masaya gidiyor gözüm. Filtre kahve kokusuna bayılıyorum.
Koltuklar hoşuma gidiyor en çok bu eski pastanede, bir de siyah beyaz desenli yer karoları. Suni deri olmalı bu koltuklar. Çocukluğumdaki devlet demir yolu trenlerindeki gibi yeşil renkteler, bazıları da kırmızı… Koltukların tahta ile buluştuğu kenarlarına dizilmiş sarı renkte üzeri pütürlü raptiyeler var.
Yıllar geçecek, devletin demir yolları varmış diyecek insanlar.
Aktivistler küresel köylerde haykıracaklar.
Görünmeyen bir erkten bitmez tükenmez talepleri olacak, yapılsın edilsin diyecekler. Tepkiselliklerini gösterecekler sözüm ona. Kendilerine burun kıvıranları ayıplayarak psikolojik linçten de geçirebilirler. Hem de uluslar arası aktivistler bunlar canım… Atlayıp araçlara ister başka ülkelere ister uzak illere gidip aktivistlik neymiş gösterecekler ele güne… Paraları bol demek. Fonlar para akıtıyor demek.
Yok yok, böyle olmamalı. Bu olumsuzluğun senaryosunu yazmayacağım. Benim düşlerim daha başka!
Kırlaşan uzun saçları ve küpesi ile karşımda sessizce gazeteye göz gezdiriyor arkadaşım. Benden uzaklaştı iyice. Aklı kim bilir nerede! Yeni heykeline vereceği şekildedir belki de. Sanatçılar böyledir işte, düşler kurarlar ve o düşü metale kadar somutlarlar. Demiri eğer büker, anlam kazandırırlar boşluğa düşen gölgelere…
Kafe kalabalıklaştı.
“Kalk kız benim atölyeye gidelim.”
Bunu derken gözü garsondaydı. Hesabı öder ödemez kalktık. Kuzguncuk’tan geçen bir otobüse bineceğiz. Deniz kıyısından ilerliyor otobüs. Denizi karşı sahili ve erguvanları bir film şeridi gibi izleyip, içimde hüzünlü anlamlar biriktiriyorum. Otobüsten iner inmez kuş cıvıltıları ağaç dallarından sekerek geliyor kulağımıza. Yokuş kısa neyse ki.
Atölye serin. Tahta masada bir tabak dolusu yeşil erik var. Komşunun bahçeden göz hakkı olarak gelmiştir kesin. Onun dışında bu geniş yüksek tavanlı küflü ahşap mekânda, metal kokusu, pas kokusu, kaynak kokusu.
“Ben biraz çalışayım, bitmek üzere olan bir iş bu. Bak, hem tahta hem demir kullandım aynı çalışmada…” diyor ve gözünü koruyucu kalkanla kıvılcımlar saçmaya başlıyor. Ben masadan birkaç erik alıp ağzıma götürüyorum. Elim uzanmışken derleyip topluyorum masayı. Birkaç kitap duruyor. Düzeltiyorum. Şiir kitabı var. “Sevdadır” diyor Arkadaş Z. Özger. Sayfalarda geziniyorum. Zaman puslar içinde akıyor.
Başını kaldırdı. Bunlar sabahki gözler değil! Gözlerinin içinde anlam pırıltıları görmek beni şaşırttı. Kahverengi gözlerinde renkler alevlenmiş bakışlarına vuruyor. Geceleri Kuzguncuk’ta denize yansıyan ışıltılar gibi. Demir gibi, ahşap gibi, sarı küçük raptiyeleri heykelin üzerine nakşettiğini görmek beni nasıl mutlu etti. Kucakladım onu.
O anda uzaklarda eskiden kalma bir tren sesi işledi içimize. Rayları Anadolu’ya doğrultmuş trenler geçti. Raptiyelerden kurtuldu elimiz, deri koltuklardan kalktık. Demiri tahtayı özünden kavrıyoruz o anda. Anadolulu bir eylem bu. Eli nasırlı yüzü maden karası bir eylem. Benim düşümle heykel aynı dili konuşuyoruz. Bunu iyice anlıyorum. Uzun kır saçlı arkadaşımın kucağından ayrılırken sabah beri tartıştığımız aktivist kalabalıklarına yabansı bir dudak büküyoruz.

Evin Okçuoğlu

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Sınır Nöbeti




göz göze çiziyoruz sınırları sevgili yüzlerine baktıkça
çizik çizik kırmızıdır gül kesiği sızlayan yanlarımız
aşkın mayın tarlasında ellerimiz sınır boyu uzanıyor
parmak uçlarımız dolunaylı bir kanmacada

bin bir sınır çekip siliyoruz sevda düşleriyle aramıza
her kapısında aşk sözlerimizden bir yığılma
düş geçit verse dil geçit vermiyor
sınır nöbetlerinde dokunuyor özlemin dikenli telleri
parça parça duygu kaçak geçişlerinden
karşı tarafın ellerine düşselleşiyoruz

içimiz rahatlıyor aynı aşk orada da nöbette diye
suçüstü ışıklar gezdirirken direnme noktalarından her bakışımız
karşılıklı sınırsızlık anlaşmasına bürünüyor gece

24 Temmuz 2010 Cumartesi

İhanet Tarlasının Kısır Tohumları


tel tel elenir toprak
savurup atar anadolu’nun bağrı ihanet tutmaz
gün gelir fikri kısır tohumlar gibi serpmek isteyen türer
bataklık dipli dünyalarından
gün olur ihanetin adı farklılıklar zenginlik olur
düşman kılık değiştirir
düşman dost gibi tutar ellerimizi
ellerimiz kanar
tek tek elenir toprak
bulaşık yılışık bir ihanet tarlasından
verimsiz çalılar çıkar
ayrık otlarıdır batar göze
gün gider
fikrini bir senaryoya kaptıranlar
geceye çekilip siner
gecede gölgesiz kalan
tartamaz güneşi
güneş ki çıplak bırakır gerçeği
gerçek hayatın yeşilidir
barındırmaz karanlığın renksizliğini

Evin Okçuoğlu

19 Temmuz 2010 Pazartesi

DOKUDUK HAYATI













Sevgili,
Bir demet çiçek oluyorum. Bırakıyorum kendimi suya. Anadolu’nun en kılcal ırmaklarından çıkıyorum yola. Binlerce yıl geçiyorum. Yüzlerce uygarlık yükleniyorum. Onlarca isyan kanı karışıyor rengime. Allanıp, pullanıyorum. Ezimlerden geçiyor yolum. Bileniyorum, direniyorum. Denizlere varıyor yolum.
Sevgili, sen orada en güzel günüm, sen orada her şeyden süzülüp arınıp ışıldayanım, orada bekliyorsun. Özlemle şanlı sayfalar dokuyor elin. Yüreğin en güzel gün için yaşamak çoğaltıyor. Bilincin tartıyor günü.
Ve bütün denizleri Anadolu’nun, sana varıyor. Sana varıyoruz. Köhne işliklerden, insan yutan fabrikalardan, kısır tohumlu tarlalardan sana varıyor yolumuz. Sana varıyorum. Demet demet, dalga dalga aşkla geliyorum.
Anadolu’dan Ortadoğu’ya yeryüzünün tüm kıtalarına kıyı kıyı yayılan dev adımlara dönüşen bir demet çiçektim ben. Orman kadar çok, aşk kadar güçlüyüm şimdi. Ellerimiz bir yüreklerimiz bir deviniyor. En güzel günün dokusunda bin bir renkte açmışız. Anadolu tadı katıyoruz evrensel dokusuna insanlığın. En güzel günle başlıyor takvim. Senle ben bitmiş. Biz olmuşuz o dokumada. Çiçekli bir basma tadında cıvıldıyor hayata kattığımız ton.
Sevgili, dokunduk, dokuduk ve doğurduk hayatı. İşte bu en şanlı doygunluk…

Evin Okçuoğlu

3 Temmuz 2010 Cumartesi

İÇ DENİZLERİMİZDE GÖLGESİZ

















kıpırtısız iç denizlerimize
ak saçlı bir bulut gölgesi yansıması
yansıdıkça söküp alması yosunlu özlemleri
kıyılarımızdaki çakıllar can acıtsa da
damla damla buluta katmamız kendimizi

zaman perdesini çekip
bulutla bir yansırken hayata
kadife bir düşe dalmalı hemen
ay soluksuz kalmalı bir süre
soğuk bir ışık taramalı saçlarımızı
aşk çırpındıkça gün ağarmalı

ve sonra karşımızda kocaman bir kapı
hep açık bir ürkünç noktadır orda
gözümüzü dikip beklediğimiz
ya kavuşamazsak bir daha
gelişe şenlik ateşi yakmalı
gidişe dilek ağaçlarınca umut bağlamalı

Evin Okçuoğlu

2 Temmuz 2010 Cuma

KAVRULUR DİZELER













Sevgili,
Sivas 2 Temmuz dendi mi, şiirler türküler dökülmeye başlıyor sokağa. İnsan sellerinde sönüyor yangın. Dağa taşa can yürür bu zamanda. Böyle zam anda zalimin elinde kaç kalem çürür sevgili, kaç çürük yürek deşilir sevgi yüklenmiş kalemlerle.
En son hangi dize gelir insanın aklına yanmadan önce kağıt kalem. Kaç canavar pençesi parçalar harflerimiz. Parmaklarımız yırtmaz mı son fermanını ortaçağ mahzenlerinden hortlayan uğultunun?
Şiir dizen düşleri vardı sevgili, insan insan atan yürek, karanlıkların hortlamasına duvar çeken dizeleri vardı… Alalım elimize bize bıraktıkları kalemi. Bak kalemleri sipsivri. Sazları cıvıl cıvıl.
En güzel dizeyi yazmak istiyor yüreklerimiz şimdi.
Onların yalın gidişine yanıyoruz.
Aklımda bir dize asılı duruyor. Kavrulmuş.
Biliyor musun sevgili, bir gün gelecek, dökülen yaşlarımızda, akan kanlarımızda, savrulan küllerimizde yok edeceğiz son zulüm kalesini. Öyle yakın, öyle net görüyorum. Senin de gördüğün gibi, senin de bilinçle yürekle bilip de söylediğin gibi inanılmaz güzellikte olacak olan o günde, bir soluk alımı da olsa var olacağım. Bir zerre karanlık kalmayana dek ışıyacağım o gün.
O zaman geldiğinde, hepimiz, bütün ışıklı dostlarla birlikte, o güne varmak için düşlerini dizmiş olan, tel tel saza dökmüş olan, geleceğe solukları varamasa da anısı varacak olan yitirdiğimiz canların acılarını, ancak o zaman onurla taşıyacağız.
Unutmayacağız.
Evin Okçuoğlu