ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

21 Ekim 2011 Cuma

EN GÜZEL GÜN İÇİN


Okuyacağınız 82 şiir, 2010-2011 yılları arasında yani, dünyada emperyalist saldırıların zirvelere çıktığı, ülkelerin yoksulluğa ve parçalanmaya itildiği, dünya sokaklarında, meydanlarında, fabrikalarda mitinglerin yürüyüş ve grevlerin çığlık çığlığa olduğu yıllarda yazıldı… Devrim örülürken, kıtaların uzaklığını silerek yüreklerde yanan ateşle, aşkla ve yıllarca biriken kin ve isyanla yazıldı.
Çürüyen küresel emperyalizmin saldırılarına, direnerek onurla karşı duran dünyanın her köşesinde yüreği atarak yazıldı
kitaplar silah
heykeller dimdik duran duygu
en güzel günden kopar gelir



yer altının sesi soluğu kesilse de şimdi
susmadı en güzel gelecek için yaşayan yan



dalından söke söke tadıyoruz baharı
en güzel dizeler alt üst oluyor




dalga dalga yükselir geçişiriz
sınırları aşa aşa
en güzel günü saklarız içimizde




en güzel ötüşlerle süzüldü kuşlar
yüzyıllardır vardık biz sevgili
şimdi o kanatlardasın
en güzel renkte açıyorum çiçeği




bilinçle
isyanla yandık
güneşlerce ısındığımızda
yükseldik bin bir damladan
milyonların arasına karıştığımızda en güzel buluttuk

15 Ekim 2011 Cumartesi

mektup

Sevgili,
Gittikçe suç oluyor dizelerim. Düşünceler gittikçe daha çok kalemle sayfa arasında titrek kaygılar içinde kalıyor. Daha güneş doğmadan düşlerimin günlük güneşlik şenliğinde kasıp kavruluyorum. Daha derinden atıyor yüreğimin isyan damarı. Çınlamalar var kulağımda, yoksa kötü saatte olsunlar mı anıyor?
Yeryüzü kapkara sayfalar bıraka bıraka ardında yol aldıkça, döndükçe dönüyor ve netleştikçe saflar, savruluyor insan taslakları. Onur dibi bulmuş, kör kuyulardan iniltisi duyulmaz olacak nerdeyse. Ellerimi kapatıyorum yüzüme bir süre…
Sonra bırakıyorum ellerimi avuçlarına. Avuçlarında terlemiş düşün bilim ve emek verdiğimiz kavga büyüyor harıl harıl, önce parmaklar sonra tutuşan tüm ellerden ellere sınırlardan sınırlara aşa aşa yükseliyor kavga.

11 Ekim 2011 Salı

ANLAMLI İZ




Elinde kalem her an yazacakmış gibi bekliyor. Tıpkı her an hazır bir bavulla hiç yerinden kıpırdamamak gibi.
Kapının ötesi, mahallenin, şehrin ve şehirleri bağlayan yolların değişen iklimlerde güneşi kışı ve bilmediği dilleri, o bilinmedik dillerde yaşayan insanlarıyla çağırmaktadır.
Kapılarından içeri girip mutfak sohbetlerine kulak vermeyi, küfürlü atölyelerde koca bıyıklıları veya dökülmüş saçlarından kalan birkaç tele genç süsü vermeye çalışanları tek tek kendi mahallesine taşımayı ister.
Kalemin ucuna getirip bir bir yok edilecek özlemleri köklerinden koparmaktan değil, hiç kökü olmayışın özgürlüğünü anlamaya çalışmaktan yoruluşu, anlamın en köksüz bir insanı bile kavrayabileceğine yapışıp kalmayı da geçer bir kalem…
Anlam, kasları kıpırdatan güç gibi görünmeden harekete geçirir önce düşleri, sonra bedenleri. Anlam verişimizle anlamsızlaştırışımız arasında ilerleriz. Yıllarca biriken küpürleri olduğu gibi çöpe göndeririz bir gün. Toplanan tüm tohumlar, midye kabukları ve anıları seçer seçer atarız. Bizden sonra nasıl olsa hepsi anlamsızlıktan yok olacaktır. Bir köke yapışıp yaşamakla unutulmak gelgitlerimizdir. Unutmaktan unutulmaktan daha önemli buluruz, kalıcılığı. İz bırakma derdimiz de bundandır. İz, kalemin ucunda biriken mürekkep gibi bulaşıp durur hayata…
En acı anı, bol iz bırakır, en güçlü güdünün izi taşınır geleceğe. Kültür izi taşa kâğıda düşer, ırmaklar akarken duyulan müziğe siner. Kayalara çarparak damlarda tıpırdayarak kalp atışlarının güvencesinde büyür müziğimiz.
Koro başlar. İnsan sesleri konuşmalar kalabalıklar başlar.
Sonra durup dururken öyle bir şehir özleriz ki, gürültünün ve hareketin yanı başında dimdik ve sonsuz sessizliği ile dağlar yükselir ve şehrin yüzüne çarpan utanç rüzgârlarını keser atar. Yalındır. Uludur. O şehrin, buluşup birbirine söyleyecekleri olanların, konuşup dinlerken el kol hareketleri ve mimikleri ile kıpırdayan kafeleri de, yalnızlaşmamış insanlarla dolup taşar.
Evin Okçuoğlu

2 Ekim 2011 Pazar

Oyuk




ihanetler saklar
oyulmuş göz yuvası
oyuklarından boş boş bakar
buluşmaz hiçbir bakışla
köşe bucak kaçar

posadır
kararmıştır
duvarda kurumuş kalmış ortaçağdan
köle edici
can sökücünün
yapış yapış izidir

yüzsüzdür
dili çatallı sinsi çığırtkan
bir örnek maskelerin altında
yaylım yaylım yalan sıkar


şehir sokaklarında
soluklarımız tutsaktır
kameralar yakalar
ekranlar yalan kusar
sabrımız sınanır bir zaman
hayat kendiliğinden akar
yavandır gürültüsü
taşkınlığı çürük kokar

bin yılın bin bir eziminden süzülür
birikiriz biz
dalga dalga yükselir geçişiriz
sınırları aşa aşa
en güzel günü saklarız içimizde


sille tokat için için süreriz kini
gömülene dek dipsiz oyuğuna
çaresiz saldırgan,
çürümüş düzenek

Evin Okçuoğlu

29 Eylül 2011 Perşembe

21 Eylül 2011 Çarşamba

Kim Bunlar!




“Yine ikinci sıra oluşmuş,” dedi Sabri Bey. Yanında oturan ezik sinik hanımı “Kaldırıma park edenlere ne demeli,” diyerek cılız sesine güçlü bir ton vererek eşinin yakınmasına onay verdi.
Sabri Bey işi genelleştirdi. Sorunu kapsamlı ele aldığı düşüncesiyle bilgiç bilgiç sürdürdü sözünü: “Bu otopark sorunu aldı başını gidiyor kardeşim. Araba, araba her yer araba oldu. Gel de çöz bakalım. Alt yapı yok, yol yok, park yeri yok. Adamlar benzin satsın, araba satsın, otoparkçılar kazansın da kazansın. O da yetmiyor işte!”
Hanımı Nâlân ise eşini onaylamanın da ötesindeydi artık, çözüm aşamasındaydı: “Yaz bir dilekçe Sabriciğim, sen bu işleri iyi bilirsin. Geçen gün televizyonda söyledi; artık şikâyet dilekçeleri verilecek olan bir yeni başkanlık var devletimizin bünyesinde! Herkes oraya şikâyetlerini bildirecek. Hatta belediyelerde de var şikâyet noktaları.”
Sabri Bey yanıt vermek yerine ters ters hanımına baktı. Yol kenarlarında boşluk araya araya ikinci kez evlerinin çevresini dolanmaktaydı. Hava sıcaktı. Yorgundu.
Sabri Bey içinden konuşmaya geçti: Kaldırım kenarlarında park edenlerden para alıp arabaların güvenlikte olmasını, belediyece çekilmemesini sağlayan şu değnekçi Raşit’e üç kuruş bahşiş versek de kapımızın önüne park edebilsek. Her seferinde böyle dönüp dolaşıp sinir bozmaktan iyidir. Dilekçe yaz diyor bana, şu kadına da bak! Çok bilmiş çoook. Televizyonda izlemişmiş. Yahu, kimi kime şikâyet ediyorsun bir kere! Adamlar işin başını tutmuş. Şimdi şikâyet etsem, değnekçi Raşit gidecek belediye paralı otoparkı konacak onun yerine…
O sırada park edili bir aracın farları yandı. Araba çalıştı. Sabri Bey derhal arabasını hareket edip çıkan arabanın yerine park etti. Aynı anda, aynı yere göz koyan ama bir araba daha geride kalan arka arabaya muzaffer bir eda ile bakarken son manevrasını da yapıp arabadan çıktı. Eşi de arka koltuktakileri almak için inip arka kapıyı açtı. Evlerinden yüz metre kadar uzak bir park yeriydi.
Nâlân Hanım eve yürürken eşine aynı çareleri tekrarlıyordu: “Yaz bir dilekçe diyorum ben yine de… Ne olur, eline mi yapışır…”
Sabri Bey öfkesi burnunda söylenmelerinden birine daha başlayacaktı, son anda neyse dedi içinden. Sadece “Nâlâncığım adamlar hem her şeyin sebebi olup da hem de çare için dilekçe yaz diyor. Görmüyor musun ne biçim bir oyalama içindeler. Paramızla alıyoruz arabayı, yaptırıyoruz vergimizle yolu, paramızla park ediyoruz. Benzini paramızla alıyoruz. Hem de gittikçe daha pahalıya… Adamlar işi biliyor. Şimdi de şikâyet edin, çözelim diyorlar. Çözüm ne peki? Belediye otoparkı konur sokak boyunca, al sana çare! Kapının önü paralı otopark olur. Adamlar işi biliyor, gölgesini satamadığı ağacı keser bunlar.”
Nâlân Hanım kapıya varana kadar Sabri Beyi dinledi, dinledi… “Adamlar, adamlar deyip duruyorsun Sabriciğim, kim bu adamlar? Her yerde her şeyin sebebi onlar, soyut bir ‘ADAMLAR’ lafı çıkardınız gidiyor? Kim bu adamlar kim? İn mi cin mi her yerde onlar var, onlar yoksa uzantıları var. Uzantıları yoksa bizi onlar haline sokuyorlar. Kim bunlar?”
Bir süre eşine yan yan baktı, sonra anahtarı çıkardı Sabri Bey. Ellerindeki torbaları hırsla yere bıraktı Nâlân Hanım. Sorusu yanıtsız kaldı. Çareler hızla eskiyordu kafasında…
Merdivenlerden çıkarken Nâlân Hanım kendi kendine söyleniyordu.
“Yok, yok bu iş dilekçeyle de olmaz. Başka bir çare olmalı!”

16 Eylül 2011 Cuma

GEÇİRGEN

Geçirgen

sular karardığında geçirgen olur hava
göz alabildiğine uzaklıklar
geçişir birbirine
dağın doruklarından
şelale hırsıyla iner
kararan sulardaki hasret
uzak kıyılara vurur dalga dalga

uzaklar geçişir yakınla

göz göze
halka halka
bakışlar geçişir
çakmak çakmaktır yakamoz
göz göre göre
delinir hava
sevda şarkılarını taşır durur
geçirgenliğin doruğunda

bir bakarsın
sanrılar büyütürüz yok yere
saçaklı bir ağaç uzantısı oluruz
salınırız rüzgarla
dışarısı geçirgendir pencere içleriyle
yangınsı ışıltılar yanıp söner
ufuk çizgisini aşar sözler
bir bakarsın
göz kırpar gibidir
aldırışsızdır
duygusuzdur deniz fenerleri
balıkçı motorlarını uğurlar

güneş çıkar çıkmaz görüş alanından
sular
hava
dağlar
hepsi geçirgendir
hepsi bir
hepsi aynı tonda kararır aşkla
en çok da bu akşam
kara bir silgidir gece
mesafeler silinir

5 Eylül 2011 Pazartesi

UZANTI

hani yıllar geçer
hep aynı görüntüyüzdür biz diğerimize
kaşlarını çatsa da birimiz
gözlerden taşan muziplik
ezberimizdeki gibidir
gülünce yüzlerde beliren çizgileri anımsarız
eski bir zamandan sarkar dururuz
yüz yüze olmasak da
çıkageliriz anıların içinden

ha ağladı ha ağlayacak kıvamdadır
bükük bir dudak
ezik
ağrılı bir yürek
direngendir yine de

kaç yıl öncede kalmıştır o yüz
avuçlarımızda tuttuğumuz
okşanmaktan yorgun eller
hiç kırışmamıştır
elenmiş arıtılmış aşk akar damarlarda
sarmaş dolaştır gülüşlerimiz

her dolunayda
özlem boyar suları
gümüş soğukluğuna
yakamoz yangısı düşer

batar çıkarız içimize
huysuz karaltısını delip gecelerin
kıpır kıpır dalgalanırız

kaç yıl öncede kalmış
aynı görüntüyüzdür
her gece açan


Evin Okçuoğlu







4 Eylül 2011 Pazar

İPLİK


İplik

çürümüş, dikiş tutmaz coğrafyası
atlası mavi iplik, tarlası yeşil
delik deşik sokakların şehri
dünya bilemede makasını
en çürük yerinden kesip atmak için
yarası kopmuş çocuk ağlamaları düşüyor
hangi yürek dayanabiliyor
hangi ses gürlemeden sönüyor
kaç ilmek attık hayata
kaç kez söküldük
şimdi gelinen çağ
çağlama çağı
ağlama değil
makaralarca ses atıyorum
ipliği pazara çıksın diye
dünya dilinde bitiyor tüy
tüyü bitmemişin sesi çağlıyor.

ULUS ÜSTÜ ÇETEYE KİM DUR DER

ULUS ÜSTÜ ÇETEYE KİM DUR DER
Ulusal burjuvazilerin bağımsızlığını yitirip uluslar arası (INTERNATIONAL) hale gelmesinden dolayı politik alanda bunun yansıması olarak bağımlılaşan ulus devletlerin son durumu, ULUS ÜSTÜ(ULTRA NATIONAL) sürecini yaşayan emperyalizme gerektiğinde zorla uyumlanarak daha küçük ama daha güçlü yapılara hatta cemaatsel erklere bağlanması sürecidir. Bağımlı uzlaşık da olsa ulus devletler çözülerek, ulus üstü ekonomik bağlar yoluyla, ve artık devlet engelleri ortadan kalkmış olarak sömürülme yolu daha net olarak hayata geçirilmek istenmektedir. Ulus üstü emperyalizm mafyöz yani kuralsız yasasız bir erk olarak; daha da net demek gerekirse, ULUS ÜSTÜ FAŞİZM (ultra national fascism) olarak siyasi yapılanmasını oluşturmak üzere ortadoğudadır.
Daha önceki uluslar arası burjuvazi ile üst yapısal yansıması olan uzlaşık bağımlı ulus devlet yapısı uyumu sökülürken, siyasal direnmelerle karşılaşmaktadır. Ulus devlet yapısını korumak isteyen gücü tamamen ulus üstü faşist yapılara teslim etmek istemeyen direnişlere ilerici bir misyon yüklenemez. Ama direnişleri antiemperyalisttir. Sosyalizmi hedeflemeyen yani işçi sınıfına dayanmayan ulusal bazda kalan antiemperyalist direnişlerin çatışma dinamiği emperyalizmi besler. Bu beslenme sözünü daha açık söylersek: Savaştan ekmek yeme dediğimiz süreçlerden kasıt, yakılıp yıkılarak parçalanan Irak benzeri ülkelere sanayicilerin şehirleri yeniden ayağa kaldırmak üzere üşüşmeleri süreçleridir. Libya da bu sürece itilmektedir.
Ulus üstü hale gelmiş yani tarikatlaşmış mafyöz /faşist yapıya bürünmüş ve ulus devletleri sallayan değişime zorlayan bu alt yapının hasmı yapısöküme (deconstruction) uğrattığı ulus devletler milletler ve/veya etnik dinsel kümeler değildir. Söküm, NATO yolu dahil, her yolu kullanarak yapılmaktadır. İşbirlikçi ulus devletler, etnik kümeler, silahlı çeteler terör örgütleri de bu sökümlerin savaşçı güçleridir. Düşünsel destek amacını gerçekleştirmek için, beslenip büyütülen Sivil Toplum Kuruluşları yolu ile değişik ülkelerde toplumsal kümeler oluşturulmuş ve akıllar bozulmuştur. Siyasi partiler ve sendikalar da bu yapının içindedir.
Ulus üstü faşizm, işçi sınıfının ufkunu daraltıp, yapısını sökerek, tarihsel verileri de değiştirmeye çalıştığı bu etnik ya da dinsel bataklara gömerek, esas düşmanının (işçi sınıfının) kişiliğini bulmasını engellemeye çalışmaktadır.
Çünkü eğer işçi sınıfı sosyalizm bilimi ile ayağa kalkarsa- ki artık o çağdayız- ulus devletlerin son tahlilde emperyalizme karşı olsa bile emperyalizmi besleyen savaşlarının ötesine geçecektir. Devrimci sınıf işçi sınıfıdır. Ve ultra faşizme karşı sosyalizm bayrağını da ancak o dalgalandırırsa başarılı olacaktır.
Evin Okçuoğlu


31 Ağustos 2011 Çarşamba

ARAP SAÇI


kozasının ipleri ayağına dolanan
acemi ilmekler atıyor savaşa doğru
dama taşı diyorlar ona
cüce sözle miyop bakışla
çat burada çat orda çıkıp ortaya
diken dille çağırıyor
kan gölünden can içmeye

ulus üstü çığırtkan davudi ses
hırıltılarla iniyor kabaran hırsı
kör niyetleri yuvarlanıyor kendi uçurumunda
iş kotarmak oluyor
arabuluculuk oluyor
zorba tehdidinin adı

öte yanda biz varız biz
ülke ülke
kulaktan kulağa yayılıyor sesimiz
emekten yana sesiz
haykırıyor us
uşaklık bu denli kutsanmadı hiç
bu denli hızlı yollanmadı hiçliğe
ülke ülke yayıldıkça sesimiz

Evin Okçuoğlu

27 Ağustos 2011 Cumartesi

MONTAJCI MERT

Bağımsız medya portallarından birinde çalışan Mert montaj yapıyordu. O sabah kameraların kaydettiği olay, maharetli ellerinde bambaşka bir haber oluyor, yeniden şekilleniyordu. Montajcı Mert, Mert Montajcı olarak kendini tanıtabileceği zamanlara içten içe özlem duysa da şimdilik elinden bir şey gelmiyordu. Medya portallarının hangisi bağımsızdı ki sonuçta! "Mert montajcı" olarak çalışacağı bir yer bulması artık çok zordu.
Safiye teyze, o sabah yaşanan olayın tanığıydı. Akşam haberlerde olayın nasıl değişerek yayınlandığını görünce, “Amanııın, ağzı başka oynuyo, sesi başka duyuluyo, bu ne sihirli alet böyle!” demeden kendini alamadı. Koşup yanına gelen torununa:
“Ben oradaydım. Valla da yalan billa da yalan, sırık kadar boyundan posundan utanmıyor da bunca yalanı peş peşe sıralıyor. Herkes de sahiden polisi alkışladık sanacak. Ayol çocukları döve döve öldüreceklerdi, ağızlarını kapata kapata ite kaka soktular otobüse… Buna can mı dayanır! Hepimiz anayız. Bak bak bak… Teröristleri yakalayan polisi alkışladılar diyor.”
“Anneanne sen ne sandııın, onlar dünyada görülmemiş yalanları söyletir, olmamış olayları oldurur, yaşanmamış savaşları yaşatır. Sabahtan akşama bu televizyonun başında ne düşüneceğimizi, izleyip de hangi artisti beğeneceğimizi belirler.”
“Kimmiş bakayım bunlar?”
“Eee, onu sen daha iyi bilirsin. Kendin tanık oldun. Ne diye bağırıyorlardı bu sabah tesadüf ettiğin gençler?”
“Aman be can torunum, bende o kadar akıl mı var! Arada İngilizce diyorlardı. Go golu bi şeyler ama işbirlikçi dediler abede dediler, sahi, emperyalizm ne demek Sinancığım?”
Hayat hızla akıyordu. Montajcı Mert zamanın bu acımasız çarkında, gazeteciliğin onurunu daha fazla ayak altına almadan ya işinden ayrılacaktı, ya da diğer arkadaşları ile birlikte bu yalan medyada daha fazla suça katılmayıp, hep birlikte direnişe geçecekti.
Montajcı Mert, direnişin 4. gününde diğer televizyoncu arkadaşlarıyla birlikte otobüse ite kaka götürülürken çekim yapan bir kameramanla bir an bakıştı.Sessiz bir konuşma içeren göz gözelik anı uzadı da uzadı.
Daha sonraki günlerde Mert’in annesi ile Mert’in o göz göze geldiği kameraman gencin annesi aynı demir kapılarda, aynı duruşmalarda aynı sloganı haykırdılar. Gerçekliğin çarpıtılır yanı da çekim yapacak kamera da kalmamıştı.
Evin Okçuoğlu

evinokcu's photostream

pencere 3pencere 2penceere1kız4kız5kız2
kız167543
211234
56789soaps

25 Ağustos 2011 Perşembe

YUDUM

yudum yudum sökülür aşkımız
yaşaran bir gözün suladığı gülücüktür
içinde bir özlem buzu erir kadehlerin
aşk
olduğu gibi durur
Evin Okçuoğlu


19 Ağustos 2011 Cuma

YARA



gecenin sargısı çözülünce
akşamın soğuğuna sığınmış özlemlerimizdir
güneşin altında ısındıkça
acıtan
yakan
kavuran

15 Ağustos 2011 Pazartesi

UÇURTMA

kuyruklu yıldız değil
sadece gece uçurulan uçurtma bu aşk
ipi dolunaya sarılı
çek çek çek...
Evin Okçuoğlu

11 Ağustos 2011 Perşembe

Fear/Korku

FEAR

they don’t let us sing our folk songs Robeson
My pearly teeth African friend
My eagle winged canary
They do not let us sing our folk songs
they are afraid Robeson
afraid of dawn
of seeing, of hearing, and of touching
of crying as if having shower barebody under the rain
they are afraid of laughing as if biting a tight(hard) quince
they are afraid of loving, like our Ferhad
(you might have a Ferhad Robeson, What’s his name?)
they are afraid of seed and soil
of running water and of remembering
a friendly hand that asks for neither discount, nor commision or credit
has never settled into their palms as if a -free and easy- (hot) bird
they are afraid of hope Robeson, of hope, hope
they are afraid my eagle winged canary

Nazım Hikmet Ran
1948



Çeviri: Evin Okçuoğlu

KORKU

Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robeson
inci dişli zenci kardeşim
kartal kanatlı kanaryam
türkülerimizi söyletmiyorlar bize.
Korkuyorlar Robeson
şafaktan korkuyorlar,
görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar.
Yağmurda çırçıplak yıkanır gibi ağlamaktan,
sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar.
Sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhad gibi sevmekten
(Sizin de bir Ferhad'ınız vardır, elbet Robeson, adı ne?)
Tohumdan ve topraktan korkuyorlar,
akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar.
Ne iskonto, ne komisyon, ne vade isteyen bir dost eli
sıcak bir kuş gibi gelip konmamış ki avuçlarının içine.
Ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten.
Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam
türkülerimizden korkuyorlar.
Nazım Hikmet Ran

7 Ağustos 2011 Pazar

YATAĞINDAN DÖNMEYEN




çığlık çığlığa duyuldu
kaygı kaynağından
ölüm getiren ses:
durduramıyoruz bari diyordu
değiştirelim ırmakların yolunu

akışları bulandırıp bozalım
yatağından döndürelim
sosyalizme yönelimi

kana kana dönsün kanla
karınları günübirlik doya doyura
onurdan çala çala
dönsün yatak
kıvrılsın karşı devrim safına

işgalin adı satın alma
santral bahanesi
ağaçlar düşsün bir bir
demir tavında dövülsün
yıllara yayılsın ölüm diyordu

durduramıyoruz bari
değiştirelim ırmakların yolunu


sessiz
çaresiz bir an oldu
birikti su taşasıya
yatağından belli oldu emeğin gücü
kan ter
içinde çizdi yolu
taştı bendinden
taşırdı kendini
çevirdi yatağının yönünü
tarihin gizil gücü
evet mührünü sildi
attı yeter imzasını

darmadağın oluncaya
düşman yatağı
kaynadı
yatağı döndürülemeyen su
kaynadı kazan
kalktı eller
indi eller
düştü
düş çürütenler

aklın yönü
düşlerin yönü
hep aynı umudun rotasında

Evin Okçuoğlu

2 Ağustos 2011 Salı

UMUDUN ROTASI

Sevgili,

Umudun rotasına girmişim, son kez çökmekte olan düzeneğe geriye dönüp bakıyorum. Akıldışı, bilimdışı, insanlık dışı emirler toz duman içinde yığılıyor üst üste. Özlem dindiren düşlerimizin aşındırdığı çimenlerin patikasındayım. Gür akışlı bir düşünce birikiyor çevremde.

Derin soluklarla, sessizce büyüyor tarihin görev düşürdüğü güç. Aynı öyküleri yaşıyoruz ama başka ülkeler giriyor araya, başka sayfalarda çürüyor yaprak. Başka başka dillerde aynı isyan parıltısı çakıyor.

Delişmen bir ıslık tutturmuş, gidiyor aklım başımdan, seninle aynı dilde, aynı öyküde çoğalıyor gülüşlerimiz. Gülüşümüz göz pınarında durgun su oluyor. Gülüşümüz, dudak kıvrımlarımızda yol alıyor.

Yaz ilerliyor sevgili. Nedensiz deniz kabukları biriktiriyorum. Yosunlar takılıyor aklıma. Kumdan kaleleri hınzır düşüncelerle yıkıyorum.

Umudun rotası günden güne netleşerek hep yerinde duruyor.

Aşkım kadar yakındır en güzel gün, diye diye şekilleniyor yol: Artık örtüşmüş büyük düşlerle düşüncelere doğru serpiliyor.

Evin Okçuoğlu