ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

25 Kasım 2010 Perşembe

ÇAY BAHÇESİ



en çok yakışan giysimizdi gençlik
aşk sayfamız daha tabula rasa
karşı masadaki bakışların uçurumu
sessiz kovalamacada son nokta
gözümüzü kaçırdıkça çağıran

şimdi bütün özlemlerimizi kuşanıp
geçiyoruz çay bahçesinin en kuytu masasına
yumuşacık bir tat kalıyor damakta
her yudumda buruk ama demli
o yudumdan sonra hazır dudaklarımız
aşk sözlerini bir bir sıralamaya
gözlerimizle okşuyoruz eldeğmemişliği

ekoselerini seviyoruz örtülerin
kül tablalarından aldırışsız uçuşlarda kül
külden bir sahnede tenimiz ürperiyor
dilimizin ucunda ha desek diyeceğiz
ve bir kıyısında bahçenin ille de deniz
dizlerimiz buluşunca masa altında
yorgun düşer ağaç gölgesinde bitimsiz düşlerimiz

Evin Okçuoğlu

20 Kasım 2010 Cumartesi

FARKLILIKLAR ZENGİNLİK MİDİR?




FARKLILIKLAR ZENGİNLİK MİDİR?



Farklılıklar zenginliktir söylemi üzerinde biraz düşünelim. Kulağa hoş gelen bu sözlerin kimlerin ağızlarından ne amaçla çıktığına bakalım.

İdeolojik farklılıkların zenginlik olduğunu söylemek, ideolojileri birbirine bulaştırıp yozlaştırmaktır. Yani kapitalizm ile sosyalizmi kardeşleştirip, kapitalizm bahçesinde oynatmaktır.

Etnik farklılıkların zenginlik olduğu doğrusundan yola çıkıp, yanlışa vardırarak emperyalist tuzaklara düşmek ve sömürüyü kolaylaştırıcı kavimlere bölünmenin yolunu açmak da doğru tutum değildir. Postmodern yöntem hep böyle yapar. Bir doğrudan başlatır bizi, ve sınıfsal temeli yok sayarak yanlışa vardırır.

Dinsel farklılıklara gelince, medeniyetler buluşması gibi sözlerle cemaatleri bir düzenek altına toplama çabaları izliyoruz. Devletlerin dinlerden eşit uzaklıkta ve din işlerine karışmaması savunulacakken, yapılmakta olanlar ilginçtir. Sünniliği olduğu gibi Aleviliği de devlet kapısına bağlama çabaları gösteriyor ki onların dilindeki zenginlik sadece zapt u rapt altına almak içindir.

Farklılıkların zenginlik olacağı günlerde, etnik kinler, sınıf kini ile dünyayı değiştirenlerce sonlandırılmış olacak. Şimdi kulağa hoş gelen her söylemin nasıl faşizme malzeme olduğunun yaşandığı kritik günlerdeyiz.

Farklılıkların zenginlik olduğu genel doğrusunu ve buna benzer birçok doğrumuzu alıp emperyalizmin malzemesi olarak kullananlara karşı sürdürülecek mücadelede netlik ve uyanık olmak gerekmektedir. Tuzaklar bizim söylemlerimizin üzerinde yükselmeye çalışan küresel faşizm tuzaklarıdır.

Yugoslavya'da etnik farkları zenginlik olmaktan çıkarıp kardeş kavgası ile devleti çözerek ele geçiren emperyalistleri, sınıf kininden büyüyen nefretle tarihin çöplüğüne atmak gerekiyor. Düşman aynı düşman. Barıiş ise ancak ortak düşmana tüm etnik farklar, sınıf kimlikleri ile ortaya çıkıp, kol kola yürürse kazanılır. Barışı şimdi savaşatan ekmek yiyenlerden dilemek de en büyük aymazlıktır. Çünkü onlar sadece barış ve demokrasi getirme söylemleri ile el koyma yağmalama için gelirler.

Etnik zenginliğimizi emperyalizmin elinde çar çur etmeden, faşizme karşı bir blok olarak durabilme dileği, inacı ve kararı ile.
Evin Okçuoğlu

ÇOCUK ONLAR





Çocuk Onlar



Sayısal verilerde milyonlarcaydılar

Dünyanın yoksul yüzünde kararan

Aç şehvetlerin beden diye saldırdığı

Çocuk onlar



Oyun çağı hiç gelmeyen bedenlerdi onlar

Dünyanın kanayan yerlerinde toplanan

Çürümüş lanetli ellerin uzandığı

Çocuk onlar



Gözyaşı kurumuş kaç çift boş bakıştılar

Köhne barakalara çığlıkları asılan

Hoyrat düşlerin pençesiyle kaptığı

Çocuk onlar.



Şefkat içirin susayan çığlığa şimdi

Milyonlarca örtü getirin ısınsınlar

Donmuş yerlerinde dünyanın

Çocuk onlar.

Evin Okçuoğlu

İçi Görünen Şiirler 2009 kora yayınları



dünya çocuk hakları günü 20 kasım nedeni ile paylaşıyorum.

17 Kasım 2010 Çarşamba

ÇALAKALEM



şimdi bir şiir gemisi geçiyor
iç denizlerimizde pupa yelken
dalgalar vuruyor kıyılarına
incecik kumdan sözleri okşayan
ve soğuyor bozkırlar
düşlerimizden süzülen kırağı damla damla

şiir sek içiliyor
hırçın ellerimiz tutuyor kadehleri
sen gelmiyorsun diye döküyor saçını savruk kızlar
gemi kaçıyor usun
doludizgin özlüyorum anlıyor musun
yelkenleri söküyorum dize dize
kumdan sözler çarpıyor yüzüme fırtınada
çalakalem gidiyorum dibine aşkın
bir tek sen yoksun

bu dalga
bu kum
bu sevda
bu yürek akıntısı sendendir
kapkara bir tahtadasın
koskocaman bir çağlayan resmisin şimdi
döküldüğün yerde aşınan taşın sevinciyim
yine de aşılmaz bir sessizlik kadar uzaksın bana

15 Kasım 2010 Pazartesi

FÜZE KALKANI




güvercin kanadından düşürdük barış dalını
düşman çarpmıştı eliyle barışçıl kanatlara
yılmadık usanmadık diledik durduk körlükle
barışı istedik ille de
bir uçtan bir uca yürüdük ve diledik düşmandan
barış hemen şimdi gelecekti bir el etsek
teslim olmaktı oysa düşmandan barış dilemek

hiç duymadık ötüşünü barış güvercinlerinin
üzerimize gürültüyle gelen uçan makinelerdi
gülücük ötüşlü güvercin yerine
kara kanatlı füze başlıklı savaşkan
ürettikçe sattıkça onların ceplerini dolduran
kan kırmızı ederek yerin yüzünü
makinelere avuç avuç can kusturan

uzun menzilliler döşendi sınırlara
ölüm kuşanmıştı ve nöbetteydi nefret
hedefini şaşırmış nefretle kırdık geçirdik birbirimizi
savaştıkça canımız çıktı kanımız döküldü
kalkanlar dikildi yurtlarımıza
yoksulluğumuza indi sonra
hem de sınırların her yanında

gökyüzü ışıl ışıldı ekranlarda
ama havai fişek gösterisi değildi
yağan bomba
ölen biz
biz değilsek bizdendi
savaşın bıraktığı izden tanıdık birbirimizi
gözlerimiz iri mi iriydi
nefretimizin yönü değişti
var gücüyle nefreti besleyen köklere inen
kalkan ellerimizdir şimdi

12 Kasım 2010 Cuma

ESKİ





O duyguyu anlamak için herkesin taşındığı bir eski ev vardır diye düşündüm. ilk okul öncesi oturduğumuz kiralık evin önünden geçtiğimde birisi "BİZİM PENCERE"den bakıyordu. O evin eşiğinde annem babamın çizdiği çentikler vardı. Ağabeyimle benim büyüyüşümüzü o çentikler kanıtlıyordu. Çocukluk sesim gezinir odalarında...

Sonra biz taşındık... Sonra büyüdüm... Özelleştirme başladı!

Şiirimin ikinci ve son kıtaları tarlasından ve fabrikasından özelleştirme yolu ile sürülüp atılanların sesidir.

Ve şimdi daha bu şiire eklenmemiş olanlar var.

Askerler.

Bir yurt kalmayınca uğruna ölme ruhu da kalır havada. Şimdi mantık budur. Askerin ruh taşıyanı değil, paralı asker dönemidir.

Ne yazık ki "YENİ" kutsanıyor her zaman. Oysa şiirimin adı "ESKİ"

Bu ne çok asker böyle, azaltalım özelleştirelim ama önce işlevsizleştirelim mantığının geçerli olması yenidir.

Yurtseverliği özelleştirin, evladı, uğruna öldüğü topraklara girince, ağıt yakan anaları da özelleştirin akımı da yenidir.

Ama benim bu duyguların tümünü içeren şiirimin adı da Eski'dir.

Eskinin insancalığına GÜN aydın olsun.


ESKİ


Kapısındayım eski evimizin

Anılar benim ama

Pencereden bakan şimdi kim?

Kapıdaki çentiklerde

Boy atışımı görmeye geldim.



Sınırındayım eski bağ bahçemin

Gidiyor yine kasalarla üzüm

Eskiyor başka mahzenlerde şarap

Konu komşu sürgün oldukça

Salkım salkım gözyaşı boşuna

İncirin altında

Serinleyişimi görmeye geldim



Dibindeyim duvarın

Kulağımda makine gürültüsü

Ustabaşı da değişmiş

Az kalmış paydosa

Yine de geldim işte

Grev çadırında

Türkü söyleyişimi duymaya



(İçi Görünen Şiirler /2009)



Evin OKçuoğlu

8 Kasım 2010 Pazartesi

AYLARDAN AŞK OLSUN




nasıl gizlenir göz göze çakan şimşek

binlerce ışın kucaklaşır atılır öne

bedenler kıpırdamaz

duyulmaz ne gök gürültüsü ne yürek çırpıntısı

derin bir gözyaşı gölünde söner



kopkoyudur kıvamı aşkın, donar zaman

sevgili karşımızda olunca ansızın

gözden öze kılcal bir aşk yoğunlaşır

ellerimiz kavuşunca

yeryüzü sürüklenir

itilir çekilir boşlukta

gezegenler öper yüzlerimizi

aylardan aşktır yıllardan aşk

bir yaprak dansı olmalı bu

rüzgarla incitmesiz buluşmak

Evin Okçuoğlu

5 Kasım 2010 Cuma

HİPATİA


Hipatia

aç bağrımızı
kadınları tek tek çek yüzyılların içinden
Hipatia sorgula bizi 21. yüzyılda soyuluyor deriler hâlâ
kalemin pergelin var Hipatia öngörün ve duruşun var aşka
başka türlü olmak ne zor anlıyorum seni
ellerimizi tut Hipatia çıkar karanlığın körlüğünden bizi

ya da bırak soyulsun kabuklarımız tabular töreler soyulsun
yaralarımız dökülsün aksın irinler
bırak kalalım böyle
cehaleti silmiyor kendi yanıklarımızın ışığından başkası
bilmek de yetmiyor göğü, yıldızları
esir gözlerle baktıktan sonra

EVİN OKÇUOĞLU

4 Kasım 2010 Perşembe

YOKLUĞUNDA



kırık dökük birkaç sevinci iliştirdim yakama
soğuksa hava ellerini düşledim
karanlıksa yaktım yüreğimde
ışıttım bana bakışını
sayfalara dokundum
harf harf açan çiçekti sözlerin
kokladım sana en yakın kokuydu umut çiçekleri
onları da taktım yakama
yetmedi sevgili

çıkmaz yoldu yokluğun
karabasandı
biriken kötü haberdi kapıda
sevgili sevgili dedikçe
yapayalnız sokağın ortasında
açıldı yollar
kavşaklar ve tüm geçitler açıldı
su serptim yatıştırdım
toz duman yüreğimi

sevgili sana yazdım
seni okudum yokluğunda
karşıladım bilenmiş çağlamış düşlerini
karşıladım en yumuşak en sevecen edayla seni
dil aşkın diliydi
konuştum o dilden
soludum o dilden esintini
yokluğunda sevgili diyemedim içimde birikti
şimdi şiirlerimin her harfindesin
her simge özlem ifadesi
yürek dokuması harflerden kumaşı aşkın
yokluğun renginde seni oyaladım kıyısına sevgili

Evin Okçuoğlu

1 Kasım 2010 Pazartesi

UÇURUM SOHBETLERİ

UÇURUM SOHBETLERİ



Uçurumun kenarındaydık hepimiz. Konuşuyorduk. Yaşlısı genci, işçisi öğrencisi, çiftçisi köylüsü aynı dipsiz gibi derin, karanlık ve korkunç ortaçağ uçurumunun kıyısına kadar itelenmiştik. Ortaçağ deyince ürperiyorduk. Daha önce de bunun benzeri olmuştu demek... İnsanlık onurunun yok edilişi, köleleşme, cemaatleşme ve kavimler kavgalaşması bir tarih şeridi gibi geçti gözümün önünden. Bu ikinci baskıydı. Ama artık yaşanmışlığın üzerine tıpkısı olamazdı. Daha bu güne özgü ve daha yetkin bir planın kurbanları olmamızı tasarlamıştı düzenek. Önceleri geçmişten ders almalıydık sözleri boşunaydı. Konuşmamızı istedikleri gibi konuştuk bir süre... Özgürlük demokrasi dedik... barış dedik. Ulus devri bitti artık dedik. Bunları bize dedirtenler ulus kavramlarına sımsıkı sarılmıştı oysa. Onlar küresel faşizmin oyun kurucularıydı. Biz ise geriye kalan tüm insanlık... Ezilen sömürülen yoksul bırakılan açlıktan ölenlerdik. Ve hepimiz aynı uçurumun kıyısındaydık.

Aramızda düşünürler, fizikçiler, kimyacılar, toplum bilimciler vardı. Durumumuzun açıklamalarını yapan konuşmalar sdohbetler ile çareler bulup çevrelerindekilere anlatıyorlardı. Bir basınca karşılık kıpırdamadan yerinde durabilmek bir başarı diyenler olduğu gibi, basıncı geri püskürtmek için ileriye doğru hamle için kenetlenmiş bir blok itişten başka çare olmadığını dile getirenler de vardı. Çok mantıklı geliyordu bu fikirler. Ama bir türlü onca kalabalığı bir blok haline getiremiyorduk. Aramızda uçuruma çekiştirenler de yok değildi. Göz göre göre gücümüzü azaltan bu işbirlikçilere olan öfkemiz, bizi uçurumun kıyısına sürükleyenlere olandan daha az değildi.
Nasıl mı geldik biz bu uçuruma? Kişisel olarak tek tek bizlere dayatılan medyaya uyduk. İrademizi, bilincimizi teslim ettik, dizilere, eğlence programlarına. Kitaplardan uzaklaştık. Bilimden üretimden ve eğitimden uzaklaştık. Yoksullaştıkça birbirimize girdik, boşandık, intihara kalkıştık, öldürmeye kalkıştık ev halkından başlayarak kinimizi boca ettik çevreye. Üçüncü sayfalarına düştük gazetelerin. Saatlerce evlenme programlarından eş seçtik ve yemek eleştirisine kulak verdik yoksul sofralarımızda. Belleklerimizi sıfırladılar. Yurttaşlıkla ilgili inançlarımızı dinsel olan ile değiş tokuş ettiler. Yoksullaştırılmamız kaçınılmazdı bu ekonomik sistemde. Yoksullaşanların çaresizliğini satın aldılar. El açtıkça açlık terbiye ettikçe bizi, onurlarımızı kafamızdaki bitler gibi tek tek kırdık.
Geriye gidiş var dediler, o süreci de hafifsedik. İşten atıldık, içeri atıldık ama karşımızdaki düşmana karşı bir olup ileri atılmadık.
Düşman kimdi peki? Herkesin düşmanı farklıydı. Düşman öyle gizliyordu ki kendisini, asıl düşman nerdedir kimdir göremiyorduk. Düşman sanıp kimimiz Irksal kinler üretti, komşu etnik kökene diş biledi. Kimimiz kendi mezhebinden olmayana düşmanımdır dedi. Kimimiz sağcı bu dedi kimimiz solcu, bilmeden etmeden düşman oldu.
Dünya kapitalist sistemi ekonomik krizlerin en büyüğünü yaşıyor şimdi. Hayatın nesnel gerçekliği safları netleştiriyor. Hızla ilerleyen bir süreçteyiz. Hem uçuruma ilerletiliyoruz, hem de artık bilincimiz yerine geliyor, Uzun bir uykudan uyanır gibi mahmuruz ama açılan gözler artıyor. Her şey birbirine bağlı diyoruz şimdi. Kriz de işsizlik de yoksulluk da ahlak ve onurun yerlerde sürünmesi de...
Ağzında lafı geveleyenler var. Uçurum kenarında aramıza karışıp ağzında lafı geveleyenler neler neler diyorlar. Bu 21. yüzyılın kapkara uçurumunun tepesinde söyledikleri şeyler, itildiğimiz yerden güçlü bir hamle ile kurtulmamız için hiçbir katkısı olmayan hatta gücümüzü kesmeye yarayan sözlerdir. O sözlerin sahiplerini aramızdan dışarı çıkarıyoruz. Ayaklarımızı sımsıkı bastığımız yeri değil, az daha itilirsek düşeceğimiz uçurumu sevmemizi söylüyorlar. Karanlık sevicileri karanlık sözleri ile bir başlarına bırakıyoruz. Gelinen noktadan kurtulmak için herkes bir tarif veriyor. Bu kir seçimle temizlenmez diyoruz. Tarih birebir tekrarlanmasa da benzer sözler edenler olmuş geçmişte... Bunun gibi başka kara noktalardan kurtulma çareleri aramış insanlar. 16 Mayıs1919'da Balıkesir okuma yurdunda Leblebici Raşit efendi şöyle bir laf ediyor: "Amerikan mandası, İngiliz mandası, Fransız mandası ne demektir efendiler? Susurluk çayırında manda çok isteyen gidip alsın. Mandayla protestoyla düşman geri gitmez. Düşmanı durduracak kuvvet namlunun ucundadır."
İşçinin vatanı yoktur diye işgal edilen topraklara duyarsızlaştırma çabasında olanları da aramızdan ayıklamamız gerekiyor. İşçinin vatanının tüm dünya olacağı günlere ancak öyle varılır.
Savunulacak bir toprak da var, yüzyılların emek sömürüsünün açlığa ittiği insanlık da var. Hamur kabarmış. Yoğurup ekmek yapmak gerek. Tarihin tekrarı olmayan bir ekmek bu. PARİS KOMÜNÜ deneyimi gibi savaşıp ölen yoksul işçi köylü olurken iktidarı alan burjuvazi olacak değil bu kez. Muhteşem hatalar yapma lüksü yok insanlığın.
Kıyısında durduğumuz uçurumdan aşağı bakmayı denediniz mi hiç? Oradaki orta çağ da eskinin tekrarı değil, daha gelişkini; mobeseli tele kulaklı, zincir yerine manyetik bilezikli. Yani teknolojik bir ortaçağ. Ama değişmeyen şeyler de var bu ortaçağda: sömürü gibi, zulüm gibi, kan dökmek gibi, mantık dışılık gibi, bilim dışılık gibi... Bilimi din ile kucaklatmaya çalışmak gibi. Ama doku tutmaz. Boşuna çaba... Ne var ki, şu andan çıkış ile uçurumdan çıkış için gereken çaba arasında fark var. Ellerimizi kabaran hamura bulaştırma zamanı.

Evin Okçuoğlu

24 Ekim 2010 Pazar

KARANLIKTA TEK GEÇİT




huzursuz bir akşamın inişi gibiydi kararan geleceğimiz

çocuklar renk renk suça buladı ellerini

boyalı sayfalarca damgalandık

aldırışsız pozlar verdik buzdan aynalara



kök söktü insanlık anlamak için kara harfleri

tanımlar yetmedi

yeni anlamlar aradık

yeni kavramlar üzerinden oyalandık

yetmedi

öldük be sevgili göz göre göre

dünyanın önünde kara bir kömüre dönüşen bedenlerdik

çil çildi toprak üstü ve altı

verdik

yetmedi



sen şimdi düşün sularındasın

ufuk çizgisini çekiştiriyorsun

bilirim dokunacak kadar yakından geçtiğini

pupa yelken sevincin

anladıkça sevilecek bir kitapta olduğumuzu da

dokunun bize

çevirin sayfayı

okuyun bizi

içimizden süzülüp geçen düşlerimizdir

karanlığın derininden yükselen buzuldağdır

ölüm ne ki dedikçe insan onuru

buzuldan kopan isyandır karışan içdenizlerimize

anlayın bizi



Evin Okçuoğlu

17 Ekim 2010 Pazar

YAPBOZ


Yapboz

topraklarımız onların oldu
bize gökler kaldı
umutlarımız alınınca elimizden böylece
açtık elleri göğe

yapboz delisydi dünya
her on yılda bir akıl tutuluyordu
gökyüzünden yere
kutsal iniş çarpmasından
değişken havasızlıkta
kalıcı ahmaklıktı diz boyu

oyuncu düzenbaz
parça parça yapıp bozmada
daha da arsızca
bas bas bastı çizmesini
kanamalı dünyamızın
sargısız yarasına

koskocaman bir yapbozdur tarih
kare kare utanç insanlıktan
kutu kutu hapislikler sınır çizgilerinde
oyun içinde oyunda
her parça mızıkçı emek olana dek

öyle yaşanası ki ötesi
kanla tutkallanmış sonsuz birliktelik
erişmek için ona can havliyle
tüm kıtalarda bozulası oyun
kenetlenesi ellerimiz
çıkılası bu çürük yapboz oyunundan
bozulmayası olanı emekten yana kurmalı

Evin Okçuoğlu

14 Ekim 2010 Perşembe

MEMEDE SÜT BİTİNCE

(resim: İbrahim Balaban)

memede süt bitince
yavruyu neyle doyuracak kadın
ya kadını ve yavruyu nasıl doyursun adam
en güçlü güdüyle terbiye edilmiş insan

yıkılsın yüzü yerdelik
kırılsın bükülmüş bel
lâl olsun avuç açan dil
gerçeğin suyu biriktikçe
yanlışlar üstünde yüzer
kıyısızdır yanlışlar
gerçeğin suyunda batar
öyle bir köküne vardırır adamı
bilinç eser gerçek sularında
durulur zamanla karışık kafa
kul olmadan doymak düşer akla

Ne zaman kurtulur korkudan
açlık bir kara tüneldir verir ışığını
dağ gibi yabanekmeği yapan el
şimşek gibi çakan el olur
dize derman doluşur
düşten düşe pekişir
ele gelir ne varsa
dal kırılır kudurur
düş delinir deşilir
insan olur sonunda köle ruh
ak ekmeği bölüşür

Evin Okçuoğlu

9 Ekim 2010 Cumartesi

Kalabalık Karanlığımız


asın şiirlerimi

yıldız kadar uzağa asın

çığlık rengi bir dosyada kurusun sözüm

dualarınızı dikin

dualarınızı biçin

ve kesin dualarınızı et diye

duaları toplayın folluklardan

beni görmesin kimse

utanmayanlar ak

utanmayanlar ak suratsa

ki artık öyle



zifiri bir tenim olsun

boyayın beni karaya

gecenin dibine atın

görmesin kimse

böyle sessiz böyle suskun

hiçlik kadar durgun

kalabalık karanlığımız

Evin Okçuoğlu

8 Eylül 2010 Çarşamba

YALAN MEYDANI









yalan akıyordu sokaklardan

akan kanımıza bulaşan yalanla yıkandı alan

çok uzaktan gelen emirle diz çöktük önce

sonra çözüldü zincir

itaat kopardı ipini

korku ve acılarımız yitirdi hayat karşısında önemini



evet yalanından kocaman hayır doğurdu bu halk

yalan boğuldu

onurumuzu ters yüz edip çıktık sokağa

süpürdüğümüz; çaresiz harami bağırtısı, kuru gürültüydü

gerçeğin içinde kıpır kıpırdık artık

aşkla düşle sarıldık ona

boydan boya takıp takıştırdık yalansız gün sevdamızı

hayırdan bir kelepçe taktık eline ihanetin

yüzü yoktu

elleri yoktu

hayatın değeri yoktu gözünde

o yüzden düştü gözden

gözden yok oldu

Evin Okçuoğlu

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Bulutla Dantellenir Ay




ay buluta girse de sızar ışığı
özlemdir örtündüğü
bulut kendini dokur seviden
tel tel sızlar
bulutla dantellenir ay

ıssız uzanışı ağaçların karanlığa doğru
ellerimdir

parlak gümüş giysili ayla
bulutun dansı
girer düşlerime sisler arasından

gece derin derin solur
gece ağzı açık bir mağara
uyutur ellerimi
özlem estikçe açılır saçılır ay
çırılçıplak kalır aşk.

Evin Okçuoğlu

2010 ağustos Berfin Bahar dergisinde yayınlanmıştır.
25 ağustos Milliyet Nail Güreli köşesinde yayınlanmıştır.

İNSANCIL DERGİSİNE MEKTUP


Molla Demirel’in 239. İnsancıl’da yazdığı “1Mayıs İşçi Bayramı ve Kargaşa Üzerine” (sayfa: 24) adlı yazısını okudum.

Yazının temelindeki yaklaşım; hapishane günlerinden örneklerle başlayarak, farklı fıraksiyondaki kişilerin 1Mayıslarda bir olması, görüş ayrılıklarını bir kenara bırakmasıydı. Daha sonra M. Demirel, konuyu işçilerin, Türk İş başkanı Mustafa Kumlu’ya Taksim meydanında saldırısına getirerek, aynı şekilde bir yaklaşımda bulunuyor. “Ağaç demiş ki baltaya: Ne yapayım ki sapın benden” güzel deyişini de kendince öyküleyerek, konuyla ilişkilendiriyor.

Sendika baronlarının işçi sınıfı ile dost olması anlamına gelen bu yaklaşıma katılmıyorum. “Bu olumsuzluklara rağmen biz yurt dışında izlediğimiz kadarıyla…” deyişinden anladığıma göre kendisi yurt dışındadır. İşçi sınıfı düşmanının yapacaklarını yapan, demokratik olmayan yapılar içinde işçinin zaten seçmiş olmadığı bu liderleri ağaç balta örneği ile aktarmak, belki yurt dışından bakınca öyle görünüyor olabilir ama Türkiye gerçeği için hiç de mantıklı değil… Oralarda işçi sınıfı ne haldedir bilemem ama, yurt içinde, sendika baronlarını dost gibi göstermeye çalışmak, en büyük oportünistliktir. Özünde işçi düşmanları olan bu görevli kişiler, işçi örgütleri içinde işçinin devrimci gücü açığa çıkmasın diye çaba göstermektedirler. Bunu destekleyen bir yaklaşıma açık olan yazıyı eleştirmekle oportünizme ve dolayısı ile kan emici sömürü düzeneği ile yapılan ideolojik mücadeleye bir katkı yapmış oluyorum. Gerçeğin çarpıtılması işçi düşmanlarının dost gibi gösterilmesi işçi sınıfının sosyalizme doğru ilerleyecek olan yolunda en büyük engeldir.

Tekel işçilerinin içlerindeki sınıf kininin sarı sendika ihanetine karşı biriken öfkesinin tezahürünü de “kargaşa” olarak nitelemek, belki İstanbul valiliğinin kullanabileceği bir deyim olabilir. Tepelerdeki sendika baronlarının, işçi sınıfı düşmanlarının dersini tabandan gelen gücün basıncı ile sendikaların tepesini attırmasının habercisi olan bu “kargaşa” kınanası değil, dikkate alınması gereken bir tepkidir.

Aslında tamamen ayrışmak gereken oportünist yapıları, farklılıkların renkliliği/ mozaiği adları ile bizlere şirin göstermek hatadır; aslında sınıf çelişkilerini örtülemeye yarayan bir “bulaşıklık” sürecini güzel gösterme çabalarıdır. Bulaşıklığı reddederek ayrışmak, yanlıştan kopmak gereklidir.

Saygılarımla

Evin Okçuoğlu

Ağustos 2010 İnsancıl dergisinde yayınlanmıştır.

15 Ağustos 2010 Pazar

UTANIYORUZ

korku gezdi gül bahçelerimizde
sesimiz kısıldı
yabancı bir güzelliğe dönüştü güller
tas tas yemek döktüler uzattığımız kaplara
utandık ayıpladık kendimizi
yine de
aldırmadık hiçbirine
aynalara baktıkça ürktük
çocuklar uzattı boş tencereleri bizim yerimize
kepçeyi tutandan güzel gelecek diledik
yırtılan ar giysisi
yıkılan onur kalesi
aldırmadık hiç
doyduk yarınsız
karardı içimiz
işten atılan kadın inadından utandık
kurulan grev çadırlarının yanından geçirmedik yolu
utandık
plastik kaplarda sadaka yemeklerle doyup gevşedik
kapılarımız kul kapısı
eşiği ezik
çatısı köhne bir korku türbesi
hazır yiyici kölelik
sokaklardan geçtik gizlice
konu komşu görmeden
tıktık eve erzakı
gizlice elektrik
çaktırmadan su getirdik
utandık komşudan
öksürük nöbetleriydi duyulan
küfürler yapıştı duvarlarımıza
kapılar açık
utandık
kaçtık kameralardan
on dakika kamçılanmaktı reklamlar
yemeğe gidiyoruz ekranda
telefon bağlantılarında evleniyoruz her sabah durmadan
kamera dönüyor
başımız dönüyor
gizleniyoruz her sabah utanan yanımızdan
çadırlar grev çadırları
kadınlar yürüyor üstümüze
ellerinde pankartlar
utanıyoruz
bakamıyoruz ellerine
yüzlerinde bir mühür yemin
kadınlar geliyor üzerimize
tencere devrilirse devrilsin
devir devrilsin diyoruz
kazan kaldırıyoruz onun yerine
Evin Okçuoğlu

TER

ıslak çamaşırlara sarınmış
tuzla su salgılayanlardık
hamurlaşmış etten yığılma
birbirine yaslanmış gecekondularda
toz toprak benizli çocuklarımız
güneş kızgın bir oyunbaz
aşkın terine göz açtırmayan
hınzır yakar top gölgesiz

gün geçtikçe
daha da çıplak duruş
daha çok gerçek
inanacak bir şey olsun derdi
anlam yitimi
ağaç gölgelerinde kıpırtısız bencillik
iple çekilen gece

kokusu çıkmış yalanlardan
bunaldık iyice
bulandık birbirimize
kendini yoğuran eli görmeyen
etten hamur halimiz
tuz ve su içinde

inada bindirmiş bir yazdı
mevsim atlatmaca geçim derdi
tokmuş gibi sönük heveslerimizle
kuru ihanet kara yalan kızgın dil içinde
eriyik halimizi birbirine karıştırıp gün saydık
kış umudu saksıda kurumuş topraktı
karanlığa gömülü tohumdu alın terinin yiğit günleri
yağmurlar başlamadan önce

Evin Okçuoğlu

12 Ağustos 2010 Perşembe

ARINMA

ARINMA


Yazın aldığı maaş kesildiği için hamallık yapan, kışın ise sözleşmeli öğretmen olan Baba, bu yaz kalp krizi sonucu öldü. 15 yaşındaki kızı ve 21 yaşındaki oğlu kendilerine yardım etmek isteyen kuruluşu “Daha çok ihtiyacı olanlara verin” diyerek nazikçe reddetti.
Gazetenin birinde iki gün haber oldular. Birinci günkü minik ölüm haberinin manşetinde “özür dileriz öğretmenim” yazıyordu. Kim kimden özür diliyor anlamadım. Kendini insanlık adına sorumlu gören şirin bir basın mensubuna ait olmalı bu manşet... Ertesi gün çocuklara burs sağlayarak yardım etmek isteyenlere “hayır” diyen evlatların haberi vardı. Böylece konu kapandı.
Ölen baba evlatlarına miras olarak insanlık onurunu bırakmış diye düşündüm. Düşüncelerim bazen alıp başını gidiyor. Deniz Gezmişlerin ölüme gidişlerinden belki farklı gibi görünebilir öğretmenin ölümü ama işin özüne bakarsak, ikisinin ortak yanlarını görmek olası. Onurlu bir yaşamda ısrar ettikleri için onurlarıyla öldüler. Şimdilerde kimilerinin enayilik olarak gördüğü, alınteri ile onuru ile yaşamak ve öyle yaşayanların safında olmak açısından, Denizlerle örtüşen bir saftaydı sözleşmeli öğretmen.
Eğer sisteme uyumlu davranışların dışına çıkarsanız sözleşmeniz yenilenmez. Haksızlığa, yalana dolana, hırsızlığa yolsuzluğa hayır diyen bir tarzınız varsa işsiz kalırsınız. “İşi bilenler” ise konuşurlar:
“Abi, yeni bir ihale var, senin tanıdık araya girse de alsak. Tabii ne kadar gerekiyorsa takdim ederiz kendisine.”
“Malı teslim ettik abi, aracı firmamızdan alacak belediye kaldırım taşlarını.”
“Şehrin merkezine yakın büyük alış veriş merkezi inşasına giriştik. Arsalardan birini verip iskân izni tıkanıklığını aşarız. Ee bu işler böyle…”
Bu konuşmaları yapanların gözle görünmeyen bir örgütlülüğü ya da cemaatleşmesi söz konusu zaten. Bunun dışındaki toplaşmalar ise yasak. Yoksulluk yardımı, sadakası bursu ile toplumun birey ve yurttaş yanı törpüleniyor. İlerde yurttaşı olarak hissedilecek bir devlet yapısı da ortaçağ karanlığında görünmez olacak.
Adım atmak için bile rüşvet vermeye mecbur kalınan bir düzeneğin içinden, her insanca yaşama sürecinin dinlenip gözlenip izlendiği ve denetlendiği çarkın içinden çıkıp, kendini sokağa atmak isteyen milyonlarca Amerikalı kaldırımlarda, metrolarda, kartondan derme çatma barınaklarda, kimlik numarasız, sigortasız, evsiz, banka kartsız ve sağlık yardımsız, hayır kurumu barınakları yardımsız yaşamayı seçiyor.
Güvenlik güçleri tarafından görüldükleri yerde olası suçlular olarak algılanan bu kalabalıklar gittikçe ve kimi zaman da istekleri dışında hayatın zorlaması ile işsiz kalarak, evsiz barksız kalarak sokağa itilenlerin de katılımı ile çoğalıyorlar.
***
Güzel güzel yazıyordum. Yazdığımı okur kesti.
“Bir öyküde bunların işi ne yazarcım? Topla pılısını pırtısını çek şu kalabalığı buradan. Ortalıkta pis pis kokup yolumuza mani oluyorlar. Pis ve tembel insanlar kalabalığı bunlar, acımayacaksın. Hem kendi seçimleri böyle yaşamak, bakma sen, içlerinde yüksek eğitimli olanlar bile var.”
***
Ben yazar olarak hep ince ince düşünüyorum da yine de bazen okurun ne istediğini anlayamıyorum. Düşünmek istemediği kesin ama anlamamakta direnmesine ne demeli!!
Bu bakış açılarının eğriliğini nasıl doğrulatacağım? Öyle bir kısır döngü içinde yürüyor ki konu devrimsel bir sıçrama olmadan değişimin başlaması olası değil…
Ona anlatmalı şimdi:
İnsan karakteri, içinde olduğu yalan dolan ortamına uyumlanmadıkça yaşayamayacağını anlayınca bozulmaya başlıyor.
Orman kanunlarını şehirlere taşımışlar. Yaşamak için bencilleşip, sağa sola dirsek atarak ilerlemeyi yol biliyorlar. Böylece bozulma başlayınca yalan dolancıların sayısına eklenerek sistemi hem besliyor hem de ondan besleniyorlar. Sistemi hem çürütüyor, hem de kendi çürüyor. Çürüklüğünü bulaştırıyor etrafa… kirden geçilmiyor ortalık. Asıl kir ile okurun yakındığı kir aynı kir değil. Bunu ayırt edemez hale gelelim diye yırtınanlar var.
Kirlerini görmememiz, yakınmamamız için de her yol deneniyor.
Temiz bir yer kalmazsa en kötüsü kire alışırız, kanıksarız artık kiri göremez oluruz. Böylece anormallik normalleştirilmiş olur.
***
Temizlik hastalığım böyle başladı. Yazıp çizmeyi bıraktım. Elimde artık kalem yok. Bir gün toz bezi, bir gün fırça, bir başka gün deterjanlar, silgiler, sabunlar; yıkıyorum paklıyorum silip süpürüyorum.
***
Odanın parmaklıklı penceresinden sızan ışık gittikçe azalmakta, yazdığımı göremez oluyorum, başımı kaldırıp beyaz boyalı duvara bakıyorum. Gözümü ovuşturup ayağa kalktığımda kapı açıldı. Beyaz giysili güleç kadın elinde su ve ilaçlarla girdi yine. İçmemi kontrol ettiğini sanarak, yüzüne takılı donuk gülücüğü ile bekledi. Lekesiz duvarlar, kusursuz temizlik görüntüsünün altını kazıyorum şimdi. En kötüsü de bunlar oluyor. Hangisi kirli aslında? Net olarak kirli gördüklerimin içi tertemiz çıkıyor. Tertemiz görünenlerin altında ise irinli kirler birikmiş. “Deli olmak” işten değil.
Alınteri kirletmez.
Dünyanın bütün “kirli”leri birleşin.
Asıl kir temiz görüntünün altında.
Bu kirin temizlenmesi için okur lazım.
Yok, bu kir seçimle falan da temizlenmez. Yok yok, deli olmak işten değil.

Evin Okçuoğlu