ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

MERHABA KONUK ,

SAYFAMA HOŞ GELDİNİZ.


ŞİİR ÖYKÜ VE DENEMELERİM -GÖRSELLER

12 Haziran 2025 Perşembe

UMUT İNANÇ SEVGİ


 

Umut, toprağa ekilen tohumun yeşermesi beklentisi

İnanç; havanın, toprağın ve tüm diğer koşulların yolunda gideceğine ve tohumun yeşereceğine güvenmek.

Sevgi; tohumu ekerken, toprağı çapalarken, yağmurda gelişmesini izlerken, yeşeren meyvesini tadarken bizi gayretli yapan duygu.

ÖYKÜ HAKKINDA

 

En sıradan şeyin bile öyküye konu olabileceğini düşünürüm. Öyküyü oluşturan birikimlerimiz, bazen kendi yaşamımızdandır. Çoğunlukla da bir öykü kurgusu içine gözlemler, düşler, küçücük etkiler bırakmış olan tanıklıklar da girer. Aslolan ise bütün bu birikimin birbiriyle bağlantılarının iyi kurularak kurgulanmasıdır. Büyükannelerimizin yamalı bohçaları gibi... Renk renk, şekil şekil kumaşlar yan yana bitişir ama ne kadar uyumludurlar.

Öykünün romandan farkı bütün bir yaşamı baştan alıp bir sona kadar anlatmak yerine hayattan kesit vermesidir. Çehov buna önünden geçerken bir pencereden içeride görülendir diyor.

Bir de tabii ki "demek istediğimiz"i alımlayana bırakcak bir serim önemlidir.

Öykü ile dünya değişmez belki ama değişmesine katkı olacak doğru bir bakış açısıyla işlenir. Bu konuda da Çehov'la hemfikirim.

Öykü yazma konusunda şimdilerde şablonların öğretildiği ve yönlendirmeli yaratıcı yazma anlamında kurslar düzenleniyor. Yazma edimi, şablonlaştırılarak bize tez veya bilimsel yazı yazma tekniği gibi dayatılmamalı.

 

Evin Okçuoğlu

1 Haziran 2025 Pazar

KURAL

 

KURAL

Dil, sözcük ve yazım kurallarıyla bir bütündür. Birçok ulus kendi dilinin yaygınlaşması adına kültürel emperyalizme varan çalışmalar yürütmektedir. Ne yazık ki Edebiyat Fakültelerinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri Türkçe’nin yeterince gelişip çağdaş edebiyatımıza yön vermek adına, gerekli çalışmaları yapmamıştır. Türkiye’de yazın hayatı birçoğu medya egemenlerinin uzantısı olan dergi çevrelerine kıstırılmıştır.

Bu nedenle de genelde ben yaptım oldu anlayışıyla çevresindekilerin verdiği destekle yazınsal üretim sürmektedir. Küreselleştirilmiş emperyalistlerce dayatılan yazınsal akımlar doğrultusunda yazılanlar da modaya uyma ve çağdaşlık olarak algılanır olmuştur.

Edebiyat ürünlerinde yazarlar ve şairler dil kurallarının dışında yazmakta bir engel görmemektedir. Bunu “bilinçli” yaptıklarını da ekleyenler vardır. Böylesi kitapları okuyan insanlar kuralsızlıkları kural olarak benimsemezler mi? Öğretilenler ile yazılan kitaplardakilerin çatışmasıyla neyin doğru neyin yanlış olduğu birbirine karışmaz mı?  Özellikle yaşken eğilecek çağda olanlara karşı bir sorumluluğu olmalı yazın insanlarının diye düşünüyorum.

Bana kişi olarak sen edebiyat dünyasında yeri olmayan birisin. Kaç kitabın var, birikimin nedir, eleştirmen misin, bilgin kadar konuş gibi sözleri demeye yeltenenlere söyleyeceğim şudur: Piyasa beş para etmez kitaplarla dolmakta. İnsanlar nasıl yönlendirilirler, neyin reklamı yapılırsa onu okumaktalar. Asıl okunması yararlı olacak kitapları dağıtımcılar özellikle geri çekiyor ve tezgah altı yapılıyor. Dayatılan ve modalaşan kitaplar ise zararsız diyebileceğimiz türdendir. Bu ortamda ille de kitap basılsın ve üstelik ses getirsin istiyorsanız bir şekilde uzlaşacaksınız. Ben uzlaşmak istemiyorum. Kalsın benim davam divana kalsın diyorum. O çok bilmiş uzmanların da eleştirisine gereksinmem yok.

Yazılan eserin ne dediği önemlidir ama nasıl dediği de önemlidir. Çok güzel betimlemelerle şiirsel imgelerle yazılmış ama sonuç olarak verdiği iletisi silikleşmiş bir yazı ne derece anlamlıdır?

Bu denemeyi şiirle ilgili alanlarda edebiyat yazıları bölümlerinde değil, kendi sayfamda yazmamın nedeni kişisel açıklamalar içermesidir.

Evet, yazım kurallarına uymayan bir yazı okuduğum zaman, konudan uzaklaşıp dikkatimi kuralların düzeltilmesine veriyorum. Eğer kurallı yazmak önemsiz ise, neden editörler var? Dil de kuralları olan bir erktir. Uyulmaması halinde ise zamanla yok olur. Yozlaşır. Eğer bu topluma iletiniz, yozlaşalım ne var bunda yeter ki dil kuralı bize bir baskı gibi dayatılmasın derseniz,  kural baskı mıdır derim. Kuralı olmayan bir toplum ve dil olabilir mi diye de eklerim. Eğer uyulmayacaksa da neden konmuşlar demek gerekir. İçerik biçimle birlikte var olmuş ise değer taşır bence.

Evin Okçuoğlu

Düşüncelerim

 

Toplumsal çarpıklıkları gören gözlerimizin bunu edebiyat yoluyla aktarması süreciyle ilgili düşüncelerim:

1- Slogan dilinden arındırılmış metinler yazmak.

2- Olayı aktarıp sloganı okurun içinde çınlayacak sakinlikte vuruculukta yazmak.

3- Her şeyi söyleyip okura sadece dikte etmeyi bırakan tarzda yazmamak.

4- Yazarken edebi kaygı ile dil hâkimiyeti, zengin sözcük seçimi ve dilde kıvraklığı yansıtmak.

5- Okuru siz ne berbat varlıklarsınız diye aşağılamadan sevgiyle yaklaşmak. O "berbat"lığın medyatik yönlendirme ve eğitimsizlikten kaynaklı sistemsel kişilik çöküntüleri nedeniyle olduğunu bilerek "ANLAMAK"

6- Heyecanlara kapılarak yazdıklarımızı hemen yayınlamamak.

Aradan geçen sürede metne yabancılaşarak tekrar okumak... mümkünse kırpmak...

7- Eskiden masalların sonu fabl gibi türlerde de olduğu gibi alınacak ders neyse onu söyleyerek biterdi. Halen de öyle... Ama şimdi okur biz salak değiliz diyerek verilen derslerin gözüne sokulmasını istemiyor. Düşünceler önce duygular olarak bizde iz bırakmalıdır. O izi edebiyatla bırakabiliriz.

Evin Okçuoğlu

Çocuk Edebiyatı

 

Çocuk Edebiyatı


Evin Okçuoğlu

 

Edebiyatı, şiir, öykü, roman  türleri olarak ayırmanın ötesinde bir de yaşlara göre ayırmak ve çocuk edebiyatı demek,  çocuğun emek dünyasında yer almaya başlamasıyla olmuş. Acımasız kapitalizm, çocuğun  da üretim süreçlerinde yer almasıyla bir anlamda “ayrı” bir okuma süreci gereksinimiyle dayatmış bu türü… Çocuk emeğin bir parçası olarak fark edilmiş. Ama ilk ürünler çocuklar için yazılmamış yine de… Okuru çocuk yaştakilerden oluşmuş diye sonradan çocuk edebiyatı ürünü olarak tanımlanmış bu eserler…

Günümüzde başlıca yayınevleri çocuklar için eserleri basarken, editörlerini pedagoglardan seçmeye özen gösteriyorlar. Bence çocuklara yazanların, yetişkin olmalarına karşın, empati gücü yüksek kişiler olmaları gerekli. Çocuğun hayatına dokunmakla kalmayıp, onun yaratıcılığını ve hayal gücünü geliştirici olmak da önemli…  Bunu şaşırtma yoluyla yapabilir çocuk edebiyatı yazarları…  Kendi hayal gücü sınırlarında dolaşırken çocuksulaşarak…

Okulların didaktik yanı her zaman olumsuz etkilemiştir çocuk yazınını… Yazar, kalıpları zorlamak yerine kalıplar gereği yazmışsa, belki de ezberlenecek bir sürü dizenin soğuk rüzgarı olmaktan öteye geçememiştir yazdıkları. Çocukların teknoloji gereği renkli ve hızla akan görsel dünyalarına bir hız kesmeyle girmek ve alınacak başka tatların da olduğunu hatırlatmak işini ne derece başardığımızı denetlemek de zor.

Çocuk okurun eleştirmen olarak yazara geri bildirimde bulunması yolları neredeyse kapalı.

Çocukların gelişimlerindeki farklılıklar da yazılanları belli bir yaş gurubuyla kesin olarak sınırlamayı güçleştiriyor. Çok okuyan ile az okuyan çocuk, kültürel birikimleri farklı olma nedeniyle yaşına karşın yaşından büyükler için olan ürünleri okuyabilen çocuk, ne okusam konusunda yol gösterirken zorluklar oluşturuyor. Bu durumda sınıf öğretmenleri ile anne babalara düşen görev artmakta…

İnsan, kitabevinde kendi okuyacağı kitabı kendi seçebilecek çocuklar özlüyor. Onların seçerken aradıkları özelliklerin; kitabın kalın olması, resimli olması, göz alıcı olması, “macera” konulu olması süreçlerini çabuk geçmesini bilinçli okur çocuk olmaya evrilmelerini diliyorum. Yazarlarımızın da çocuklara yazmak konusunda daha ayrıntılı düşünmeleri, gözlemlemeleri, çocuk dünyasıyla kendi dünyaları arasında kurdukları köprüde söyleyecek sözlerini yazınsal özenle birleştirmelerini umuyorum.

Her Masalın Başı

 

Masal yazmadan önce araştırma gerek. Geçmişte bu konuda yapılanları bilerek yola çıkmak gerek. İşte yazdığım masaldan önce bir kısa alıntı ile masal ustalarımızdan Eflatun Cem Güney’den bir alıntı:

 

Her Masalın Başı

Eflatun Cem Güney

 

Bizim de bir masal dünyamız var; uçsuz bucaksız bir dünya bu! Kel Oğlan’ı da içine alır, Köroğlu’nu da; peri kızını da içine alır, dev anasını da; seni de içine alır, beni de; gene de bir fındık kabuğuna sığar, yedi dünyaya sığmaz. Hani, şu masal dünyasını bir dönüp dolanayım diye, demir çarık, demir asâ yola düşseniz; dere tepe düz, altı ayla bir güz gitseniz, bir arpa boyu yol gidersiniz ancak! İyisi mi, gelin derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek; lâle, sümbül derleyip, soğuk sular içerek; daha da yorulsanız Hızır’ın atına binerek bir tandır başına götüreyim sizi. Vay ne masallar, ne masallar var orada; makas kesmedik, iğne batmadık masallar! Oturup bunları dinlemekle kalkıp şu dünyayı dolaşmak bir bence… Öyle ya, masal deyip geçmeyin; kökleri vardır geçmişte, dayanır durur dağ gibi… Dalları var üstümüzde; yeşerir gider bağ gibi… Ama anlatılacağı bir anlatılırsa… Zira asıl tadı anlatılışındadır bunların; hele masal ustalarından dinlenirse tadına doyum olmaz doğrusu. Ha, işte bu niyetle sizi bir tandır başına götüreyim dedim ama, bir yer bulabilirsek ne mutlu! Çünkü Allah’ın kışı, tandırın başı olur da kim gelmez. Çağrılan da gelir, çağrılmayan da; haylanan da gelir, huylanan da; ahlanan da gelir, ohlanan da, Kambur Ese de gelir, Sarı Köse de; hâsılı, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan, her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok, sırtı bütün, karnı tok… cümlesi gelir toplanır ama, masalcıbaşıyı masala başlatmak kolay mı? mübarek, kendini naza çektikçe çeker; onu söyletmek için her biri bir dereden su getirmeye başlar. Kimi yukarıdan atıp aşağıdan tutar, kimi ağzını yumar dilini yutar; kimi ince eğirip sık dokur, kimi süt dökmüş kedi gibi oturur; kimi akıntıya kürek çeker, kiminin kırdığı ceviz kırkı geçer; daha daha bir yığın maval, martaval derken masalcımızın çenesi açılır, gayri öyle bir dizip koşar ki, ağzından bal akar, dili de kaymak çalar balın üstüne!

İmdi; kalem benim, söz onun; nokta benim, harf onun; okuyun okuyabildiğiniz kadar. Okudukça gönlünüz gül olup açacak; diliniz de bülbül olup şakıyacak…

 

(Masallar, Eflatun Cem Güney Kültür Bakanlığı Yayınları, Çocuk Edebiyatı Dizisi /43, 1992 sf: IX)

8 Mayıs 2025 Perşembe

bir sandal salınması gelgitlerimiz/Evin Okçuoğlu

 

bir sandal salınması gelgitlerimiz

tarihin küflü evlerinde serin bir avludayız

aşkın sonsuz kıpırtısında deniz.

asırlık ağaç gibi sağlam ve sessiz

Evin Okçuoğlu


ağlama dedim/Evin Okçuoğlu

 


ağlama dedim
bugün  kendimle söyleşirken 

her sınava hazırlan 

ya geçersin ya kalırsın 

ne var bunda dedim ama boşuna

özüm yüreğini yormada

 

o deyişler yazılmış 

o ezgiler çalıp söylenmiş

eksiği yok fazlası var

kalpten dile gelmiş

su gibi akmış gitmiş hepsi

tortusu ben 

kalıntısı ben

yorgunluk neden dersen

kurumuş gözelerde

akarsu düşlemesinden

Evin Okçuoğlu

dünya taşlarını döküyor /Evin Okçuoğlu

 

dünya taşlarını döküyor 

yüzü hiç bu kadar çirkin olmamıştı

ölüm serilmemişti her yere 

 

hayret edilecek bize

nasıl dayandı yürek

nasıl direndi onur

yüz yıl sonra sevdiğim 

demişti ozan

o çoktan geldi geçti

 

bir gün elbet diyoruz yine

dünya yaşanası olacak 

bunu nerden biliriz

tarih var akıl bilimle yürüyen

çıldırmış yanlar hep  sönmüş

tek değişmeyen değişim 

güldürmüş yüzleri bir zaman

 

şimdi aman aman 

şimdi leyli leyli

şimdi el aman denen an

çok zor zaman

çok zor zaman 

utanılası karanlıkta

dilimiz varmayan zaman

 

ahlar zamanı 

vahlar zamanı

şimdi tiksinme zamanı

saç sakal şalvar 

aç zaman

sır zaman

sonra her şey ayan beyan

 

dilimiz varmaz elimiz yüzümüzde

çocuktan utanma zamanı

çocuklardan

 

ah zamanı ahlar zamanı

çiçekler bezekler yetmez 

dünyalar serse şefkatini yetmez

Evin Okçuoğlu

 

 

en son ne zaman düşünmüştünüz beni/Evin Okçuoğlu

 

en son ne zaman düşünmüştünüz beni

yanık bir türkü kokusu sarmıştı evi

perşembenin gelişi belliydi hani çarşambadan

bilmem kaçıncı uykulardan uyandırmıştı sizi o duygular 

anlıyorum demiştim neden 

bu aralar sessizdi dünyanız 

yemeyip yanımıza koyduğumuz sözler taşmıştı sonra

ev hali işte 

çıplak geziniyordu düşleriniz

ıssız odaların tavanlarına yapışık 

hiç gözü kırpmayan iki göz

çeke çeke gelirdi aklımıza 

ulu çınarların 

heybetli duruşundaki giz

sonradan nasıl da açmıştı 

solmaya yüz tutan çiçeğiniz

Evin Okçuoğlu








gittikçe sığmaz olduk gözaltılara/Evin Okçuoğlu

 

gittikçe sığmaz olduk gözaltılara

ellişer yüzer binlere vardık.

atıldıkça işten atıldık ekmek kavgasına

sığmaz olduk tecride, kapalıya

doğmaz olduk kıskaca cendereye

oturma eylemleri yürüyüşlerle çoğala çoğala

gittikçe doğmaz olduk bugüne/ kurduk güzelim yarını

Evin Okçuoğlu


eskiden daha görkemli olurdu ölüm törenleri/Evin Okçuoğlu

 

eskiden daha görkemli olurdu ölüm törenleri

şimdi sıradan ve abartısız

acılar peş peşe biri dinmeden diğeri gelip damlıyor 

göz yaşı kolyesine 

şimdi abartısız gömüyoruz ölüleri

uzaktan sabır diliyoruz 

acınız sağalsın diyoruz

ateşin düştüğü yere 

yasımız bitmeden geliyor yenisi

ölüm sıradanlaşıyor sanki

kapanan bir devri selamlıyoruz 

unutma yeni yüzyıl unutma dünya

kıydık kıyıldık yenişemedik daha

güzel günleri kurmak kaldı yeni çağa

Evin Okçuoğlu


sakın bırakma sakın vazgeçme sevmekten/Evin Okçuoğlu

 

sakın bırakma sakın vazgeçme sevmekten

derler ya aşıklar bazen

işte bir yıldız sönmesin diyedir o

ertelenmesin diyedir doğumlar 

su kapları dolu kalsın diyedir sıcak havalarda.

tazelensin diyedir vazoda çiçekler

Evin Okçuoğlu




gözlerin karanlığındaki keder kuyusudur/Evin Okçuoğlu

 


gözlerin karanlığındaki keder kuyusudur

içine doğru akan yaşlarla dolar taşar

bir parıltı geçer yıldızlı aylı gecelerde üzerinden

soluğu kesilmiş aşıklar  bambaşka bir ezgide susar

Evin Okçuoğlu

hiç /evin okçuoğlu

 


hiç oluşmamış bir ezginin duyulmadık notalarında sürmüşüm izini 

en derinde tutup nefesi

beklemişim sonsuz devinimi

aynı rüzgarda titreşirken uçurtmalar 

aman sakın 

arapsaçı olur  ipler bir anda

ayıkla pirincin taşını sonra 

ayıkla aysız gecelerin gezinen düşlerini

yutkunup dur aldırışsız 

uzak bir gezegende 

kavuşma hevesini hiç yazma

şiirsiz soluksuz bir başına

iyi ki geçmiş esinti dersin 

iyi ki karışmamış ipler

kimi bu yana 

kimi öte yana gitmiş

düşünsene 

rüzgârsız da uçabilmişim

kopsa da kırılsa da 

hiç olmamış bir düşün içinde

hiç yağmamış bir yağmurun altında 

kendime yığılıp kalan 

hiçten bir düşle titreşmişim

Sana bir ezgi göndermek istiyorum/Evin Okçuoğlu

 

Sana bir ezgi göndermek istiyorum

Geziniyor ruhum şarkı türkü dünyasında

Bir ince ipliksi tel gerekiyor

iki yürek arası tınlayan 

çocukluk düşlerimizden 

penalar koşuyor tellere ses vermeye

Yetişkin günlerimizden kaynayan sel oluyor her vuruş

derin bir özün 

diğeriyle kavuştuğunda  çıkan o ezgiyi arıyor herkes

Biz ise çoktan ahengi tutturmuşuz

 

Bütün pembeler bütün çiçek salınımları seninle güzeldir bilirim.

Rüzgarda yükseklerde beyaz bir taç gibidir başın eğilmez.

Bakarsın  uzaklara deler geçersin duvar demez yol demez uzak demezsin 

bakışın koşar gelir de bir ela hüzün gülüşüyle kavuşur.

Evin Okçuoğlu




 

Narin bir hüzündü o/Evin Okçuoğlu

 


Narin bir hüzündü o
Geldi ve geçti dünyadan
Elini tuttukları kaldı geride
Kelebek ürkekliği
Dost sıcaklığı
Kanat kıpırtısı
Yavaşça sildi dünyamızdan
Kısa bir an gibi kaldık
Bitmemiş bir şarkı
Upuzun bir nehir şırıltısı

Kalakaldık.

Evin Okçuoğlu

Hiç masum olduk mu bilmiyorum/Evin Okçuoğlu

 

Hiç masum olduk mu bilmiyorum

Belki bir dal bahar izi vardı gözümüzde 

Ayaz fırtına yemeden çiçeğe dursun istedik

Hiç masum sevmedik mi biz

Zavallı bir adam sokak kedisini okşarken

Bir tutam çiçek vermedik mi 

Masum sevgilerin simgesi

Çekip gitmedik mi kendimizden

Denize gömülmedik mi 

Kulaçlar sonsuza sürerken

Hiç masum olmadık mı biz

Sızlayan yaralara dokunup

Yaralarımızdan tanış olmadık mı hiç

 Evin Okçuoğlu




şehre gelmez/Evin Okçuoğlu


 

Zordur taşımak aşkı/Evin Okçuoğlu

 



Zordur taşımak aşkı
Derinlik yoğunluk ve titreşimdir
Ya sırrıdır hayatın

Ya da sonsuz gerçekliğin özüdür
Yükselt bizi ey aşk
Özünün doruğunda
Karışalım kosmosun büyüsüne
Kırmızısı olalım gülün
Beyazı mest edişin
Sonra sessizliği
İki gözün
Sonra konuşması
İki gözün
Sonra iki gözün kapanması
Aşk ile

Evin Okçuoğlu